27 Nisan 2008 Pazar

KURBAN !

Kevser Süresi 2. Ayet:

Öyleyse Rabbin için haniflik et/ destekle (şirke ve tağuta karşı çaba
göster/ sosyal yardım yap) ve nahr yap!

Arap edebiyatının önemli sanatlarından biri olan ve daha önce Fatiha suresinde gördüğümüz “İltifat”, bu ayette de hemen dikkati çekmektedir. Birinci ayette “إنّا Biz” zamiri kullanılmış ve ikinci ayette bu akışa uygun olarak “لنا Bizim için” denmesi gerekiyorken, “لربّك Rabbin için” denilmiş ve birinci çoğul kişiden üçüncü tekil kişiye dönüş yapılmıştır.
“Biz” zamirinden “Rabb” ismine dönülmek suretiyle yapılan “İltifat” sayesinde, hem ikinci ayet hükmünün etkinliği arttırılmış, hem de Alak suresinden bu yana hep ön plânda tutulmuş olan Allah`ın “Rabb” olma özelliği, bu surede de ön plâna çıkarılmıştır. Çünkü Dünya`daki ve ahiretteki yaşamımızın her anı, Allah`ın “Rabb”lığı, programcılığı ile tasarladığı üzere gerçekleşmekte ve insanların da bunu akıllarından hiçbir zaman çıkarmamaları gerekmektedir.

haniflik et/ destekle (şirke ve tağuta karşı çaba göster/ sosyal yardım
yap)

Ayette geçen “صلّ salli” sözcüğünün dil bilgisi kurallarına göre “صلى saly” kökünden de, “صلو salv” kökünden de türemiş olması kabildir. Hem “صلى saly” hem de “صلو salv” sözcükleri nakıs sözcüklerdir. Nakıs sözcüklerin sonundaki harf-i illet, sözcüklerin değişik kalıplardaki çekimlerinin bir çoğunda ya ى ya harfine dönüşüme uğrayarak “ ى ya” ile gösterilir, ya da cezm hallerinde düşer. Bu durumda anlamları birbirinden farklı olan bu köklerden türemiş olan sözcüklerin gerçekte hangi kökten türediğini anlamak zorlaşır ve sözcüklerin ne manalara geldiği hakkında bazı karışıklıklar ortaya çıkar. Bu sebeple sözcüklerin hangi kökten türediği konusunda dikkatli bir tahlil yapmak, Kur`an`ın mesajını doğru anlamak bakımından çok önemlidir.
Ayetteki “صلّ salli” sözcüğünün hangi kökten geldiği araştırılırken ilk bakılacak şey, köklerin anlamlarıdır. Bu köklerden “صلى saly” sözcüğü; “ateşe atmak, ateşe girmek” demektir. Bu anlama göre “صلّ salli” sözcüğünün “saly” kökünden türemiş olması, konumuz olan ayetin peygamberimize “ateşe gir, kendini ateşe at” emrini vermesi anlamına gelir ki, bu mantıksızdır, dolayısıyla yanlıştır. Şu hâlde ayette geçen “صلّ salli” sözcüğünün “صلى saly” kökünden türemediği kesindir. Türkçe`deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kendisinden türediği ve “ateşe atmak, ateşe girmek” anlamına gelen “صلى saly” sözcüğü, bu anlamıyla Kur`an`da kullanılmıştır:

Hakka; 31: Sonra cahime (cehenneme) sallayın (صلّوه sallûhu) onu.

Ayrıca, bu kökten türemiş ve bu anlamda olan “صلّوه islâvha, يصلى yeslâ, وسيصلون veseyeslâvne, ساصليه seüslîhi, lâyeslâha” gibi sözcükler Kur`an`da bir çok yerde geçmektedir.

Bu ayette geçen “صلّ salli” sözcüğünün “صلى saly” kökünden türemediği kesin olduğuna göre, sözcük “صلو salv” kökünden türemiş olmalıdır.
“صلو Salv” sözcüğü, isim olarak “uyluk”, fiil olarak da “uylukları hareket ettirmek” demektir. Bir kimsenin herhangi bir yüke destek vermek istediği zaman, uyluğunu (bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü) yatay hâle getirip yükün altına sokarak destek sağlaması da bu sözcük ile ifade edilir. Emir kipi olarak “صلو salv” kökünden türediği kabul edildiğinde “صلّ salli” sözcüğü, “uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap” anlamındadır. “صلّ Salli” sözcüğünün “tef`il” babından olması, bazen fiile, bazen özneye, bazen de tümlece “çokluk” anlamı kazandırmaktadır.

“صلو Salv” sözcüğünün mastarı aslında “صلوة salvet” olup, sözcük nakıs (sonu harf-i illetli) olduğundan genel dil bilgisi kuralları gereği “ صلوة salât” şekline dönüşmüştür. Ama “lâm elif” ile yazılmayıp “lâm” ve “vav” harfleriyle “صلوة salât” (و vav harfinin gösterimi ile) şekliyle yazılır. Zaten “صاوة salât” sözcüğünün çoğulu olan “صلوات salâvat” sözcüğünde de “صلو salv” kökünün “و vav” harfi açıkça ortaya çıkmakta ve okunmaktadır. Bu durumun başka kelimelerde de bir çok örneği vardır.
Meselâ “ غزى gazâ” sözcüğünün mastarının “ غزوة gazve”, “غزوة gazve”nin çoğulunun da “ غزوات gazevat” olmasına rağmen fiil çekimlerinde “ وvav” harfi ya “ ىya”ya dönüşür, ya da düşer yok olur.
Bütün bunlar bize göstermektedir ki, bu ayette geçen “صلّ salli” sözcüğü kesinlikle “صلو salv” kökünden türemiştir. Dil bilgisi kurallarına göre; aslı “صلوة salvet” olan “salât” mastarının, geçmiş zaman belirten bir fiil olan “salla” sözcüğünün, emir kipi olan “صلّ salli” ve çoğulu “ صلّوsallu” sözcüklerinin, hepsinin birden “ صلو salv” kökünden türediği açıkça belli olsa da, konunun önemi ve bugüne kadarki yanlış anlamlandırmalar dolayısıyla her insanın zihninde bir “acaba” sorusu kalabilmektedir. Ama Kur`an, bu soruya da cevap vermiş ve Kıyamet suresinin 31 ve 32. ayetlerinde “صلّى salla” sözcüğünü karşıt anlamı ile birlikte kullanmak suretiyle bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur:

Kıyamet; 31, 32: Felâ saddaqa velâ صلّى Sallâ velâkin kezzebe ve
تولّى tevellâ.
O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/ destekledi.
Ama yalanladı ve geri durdu.

Ayette geçen dört eylemin ikisi, diğer ikisinin karşıtı (zıt anlamlısı) olarak gösterilmiştir. Yani “كذّب yalanlama”nın karşıtı “صدّق tasdik etme” olarak belirtilirken, “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lâkayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” anlamlarına gelen “تولّى tevellâ” sözcüğünün karşıtı (zıt anlamlısı) olarak “ صلّى salla” sözcüğü kullanılmıştır. Bu durumda “صلّى salla” sözcüğü; “sürekli ileri atılmak, ilgisiz kalmamak, pasif olmamak, hep aktif olmak” anlamlarına gelmektedir. Asr suresinde geçen ve anlamı, “yanlışları, bozuklukları, çirkinlikleri ortadan kaldırmak için çalışmak” olan “ عملوا الصّالحات salihat işlemek” fiili de, “salla” fiilinin farklı bir ifadesidir.

Namaz anlamına gelen lâm-ı tarifli “الصّلوة salat”, yani “es-salât”ın yapılması, icrası, namaz kıl/ kılınız emirleri, namaz kılmakla ilgili cümleleri, Kur`an`da “ صلّ salli” şeklinde değil de, “اقم الصّلوة ekım-ıs salâte, اقيموا الصّلوة ekımu-s salâte” gibi “اقامة ikame” fiili ile birlikte kullanılmış hâlde toplam 67 yerde geçmektedir.
Sözcüklerin asıl anlamlarından yan anlamlarına kayması doğaldır. Ama bu kaymada, “نحر nahr” ve “ابتر ebter” sözcüklerinin tahlilinde de göreceğimiz gibi ana eksen kaybolmaz. “ صلوة Salât” sözcüğündeki anlam kaymasının sebebini biz, “İsrailiyat” olarak görmekteyiz. Çünkü İbranice`de de “salât” sözcüğü vardır. İbranice`deki “salât” sözcüğü “selâmlama, selâm durma” anlamına gelen “Saluta” fiilinden gelmektedir. Bu sözcük, İbranilerden Araplara, onlardan da Endülüs yoluyla batı dillerine (örneğin Fransızca, İtalyanca ve İngilizce) geçerek “salutation” şeklini almıştır. Ama görünen o ki, sözcüğün İbranice anlamı, Arapça anlamını bastırmış ve Müslümanlar ile Kur`an arasına yüce dağlar gibi girip oturmuştur. Yüce dağlar gibi girip oturmuştur çünkü, “saluta” sözcüğünün türevlerinden olan “صلوات salavât” sözcüğü, Hacc suresinin 40. ayetinde İbranice anlamıyla yani “manastırlar” anlamıyla yer almasına rağmen bu husus, Müslümanlarca dikkate alınmamış ve hâlâ da alınmamaktadır.
“الصّلوة Salât” sözcüğünün anlamı konusunu, ünlü bilgin Ragıb el İsfehânî de Müfredat adlı eserinin “salat” maddesinde; “lügat ehlinin çoğu `الصّلوة salat`, dua, tebrik ve temcidtir demiştir” diyerek âdeta geçiştirivermiştir.

Bu konunun saptırılması ya da cehalet yüzünden yanlış anlamlandırılmasının sonucu bir de; “salâvat getirme/ salâvat-ı şerife okuma” ortaya çıkmıştır. Bugün için piyasadaki bütün ilm-i hal kitaplarına göre; “Allahümme salli… ya da bunun değişik versiyonlarını söylemek” demek olan “salâvat”, Kur`an`da bambaşka bir anlamda kullanılmıştır. Ne gariptir ki, Kur`an`ı değil de rivayetleri ön plâna çıkaran bu kitaplar da kendi uydurdukları “salâvat” kavramını Kur`an`a, Ahzab suresinin 56. ayetine dayandırdıklarını iddia etmektedirler. Ama onların Türkçe diye sundukları da Arapça olduğundan kimse sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenememekte ve gerçekler, yalan ya da cehalet örtüsü altında kalmaktadır. Yukarıda yaptığımız tahliller ışığı altında konunun anahtarı olan ayet şudur:

Ahzab; 56: Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi destekliyorlar/
ona yardım ediyorlar/ onun için gerekeni yapıyorlar.
Ey müminler! Siz de ona destek olun/ ona yardım edin/
onun için gerekeni yapın ve
onun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın!

Yalancılar ya da cahiller ise, bu ayete dayanarak şunu söylemektedirler:

“Allahümme salli alâ Muhammed ve sellim…” yani, “Ey Allahım! Muhammed`e sen yardım et, gerekli desteği sen yap ve onun güvenliğini sen sağla…”
Bu durum, gerçekten de çok büyük bir tezat (çelişki) ve iğrenç bir küstahlıktır! Tıpkı Maide suresinde anlatılan, Musa peygamber ile Beniisrail arasındaki ilişkiyi andırmaktadır:

Maide; 24: Dediler ki: “Ey Musa! Onlar orada oldukça biz oraya asla
girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın.
Biz şuracıkta oturacağız.”

Bu ayetin indiği zamanda “Sahabe-i kiram”ın bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim..” demediği, ama varıyla yoğuyla, canıyla harekete geçip Allah yolunda peygamberimize destek olup, güvenliğini sağladığı tartışmasız olarak bellidir. Böyle olmasına rağmen Allah`ın dinine bu tip uydurmaları sokmaya çalışanlar ya kasıtlı ihanet içindedirler ya da özendirme amaçlı cehaleti temsil etmektedirler!

ve nahr yap.

“نحر Nahr” sözcüğünün bir-iki kelime ile Türkçe`ye çevrilmesi mümkün olmadığı için, surenin çevirisinde aynen bırakılmış, açıklaması burada yapılmıştır.
Bu sözcük klâsik eserlerde iyice irdelenmeden, en uzak anlamı olan “kurban kes” şeklinde Türkçe`ye çevrilmiştir. Bu durum ise tam anlamıyla “ğalat-ı meşhurun fasih lisana yeğlenmesi (ünlenmiş, hatalı sözcüğün, orijinaline tercih edilmesi)” demektir. Yapılan hatanın sürdürülmesi edebiyat konusunda belki bir sakınca doğurmaz ama dinî umdelerin (dinin temel ilkelerinin) yozlaşması, yozlaştırılması bakımından büyük sakıncalar doğurmaktadır.
İsim olarak kullanıldığında; “göğüs, gerdan” anlamına gelen “nahr” sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında; “eli göğse değdirmek, göğüslemek, ve devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek” anlamlarına gelir. Türkçe`deki “intihar” sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir. Ayette “وانحر ve-nhar” emir kipiyle yer aldığına göre bizim konumuz, sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üç değişik anlamıdır.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı; “elini göğsüne değdir” emridir. İmam-ı Şafii bu “ve-nhar” emrini, “kurban kes” ya da “deve kes” olarak değil, “ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup Müslümanlar(!), namaz kılarken bu içtihada uyarlar.
Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivayetleri dikkate alarak bu emri, namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve uygulamışlardır.
Kimileri de bu emirden, namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiğini anlamışlardır.
İmam-ı Azam Ebu Hanife`nin ise bu ayeti nasıl anladığı, eserlerinin zülfüyâre dokunması sebebiyle olsa gerek, zamanın idarecileri tarafından yok edilmesi sonucu bilinememektedir.
Ancak, dikkat edilirse bütün bu anlayışlar, namaz esnasındaki hareketlere yöneliktir. Oysa ayette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet, karine (ipucu) yoktur.
Bize göre, namazda iftitah tekbirinde (namazın başlangıcındaki ilk tekbir) ya da ara tekbirlerde ellerin göğse kaldırılması, dilimizin Allah-ü Ekber (Allah her şeydan daha büyüktür) dediği sırada bu inancımızı, bu anlayışımızı lisan-ı hâl (beden dili) ile de pekiştirmemiz anlamına gelir. Yani bu hareket, Allah`tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eder. Sure peygamberimize hitap ettiğine göre de bu emirle istenen; peygamberimizin, hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri, tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesidir.
Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı; “göğüslemek, göğüs göğse gelmek” demektir. En fazla kullanılanlardan birisi olan bu anlam, Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca bu sözcük Arapça`da “evleri göğüs göğse (karşı karşıya)” deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı; “deveyi göğsünden hançerle kes” demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde “kurban” sözcüğü yer almamaktadır. Yani bu anlam esas alındığında, ayetten, “kurban kes” veya “deveyi kurban kes” gibi anlamlar çıkmaz, sadece “deve kes” anlamı çıkar. Bu takdirde ayetin anlamı; “Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, sen de uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap ve deve kes” olur.
O günkü şartlar altında peygamberimize kasaplık yapmasının emredilmiş olması, anlamsızdır. Çünkü bu sure indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/ iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir. Bu aşamada Rabbimiz ona sadece secde ile yakınlaşmasını (Alak; 19) emretmiştir. Yani bu surenin indiği zamanki kurban (Allah`a yakınlaştıracak eylem) sadece secdedir. Kevser suresinin iniş sırasına göre 15. sırada indiğini bilenler ve sure ile ayeti o ortama göre ele alanlar, “ve-nhar” emrinden kesinlikle “kurban kes” anlamını çıkarmazlar.
Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte`de 26 rivayet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivayetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş şeklidir. Bu rivayetlerin hepsinde konu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, haccda hacıların mükellef tutulduğu “هدى Hedy`e (hacıların hediyesi)” yöneliktir, yoksa bayram havası ile sağda solda hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivayetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, Mekke`de bu sure indiği dönemlerde ve Medine dönemindeki hacca kadar bir kurban olayı anlatımı söz konusu değildir. Yani ne peygamberimiz, ne o günkü Müslümanlar, bu ayetler indiği zaman Mekke`de kurban kesme şeklinde bir ibadet yapmamışlardır.
Ragıb el İsfehânî de, Müfredat adlı eserinde “nahr” sözcüğünü açıklarken; “haccda, Mina`da kesilmesi gereken hediye” olarak açıklar. Ancak, Hedy`den bahseden Bakara suresinin 196. ayeti, Maide suresinin 2, 95 ve 97. ayetleri ve Feth suresinin 25. ayeti henüz inmemiştir, çünkü bu ayetler Medenî`dir. Dolayısıyla Kevser suresi indiği sırada Hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıb`a göre de “nahr”, hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle ilgisi yoktur.
Bazıları kurban konusunu İbrahim peygambere bağlarlar ve onun oğlunu kurban edişini konu alan bir çok Kur`an dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. Ama Kur`an`a, Saffat suresinin 83-113. ayetlerine baktığımızda ise, bu olayların kurban ile uzaktan yakından bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Yine bazıları da Maide suresinin 27-31. ayetlerindeki “iki âdemoğlu” kıssasından kurbana kaynak aramaya çalışsalar da ilgili pasajda hayvan kurban etme anlamı bulunmamaktadır.
Müslümanların nerede ve ne amaçla hayvan keseceği, Hacc suresinin 34-38. ayetlerinde açıklanmıştır.

Yukarıdaki açıklamalar ışığı altında Kevser suresinin 2. ayeti; “Madem Rabbin sana kevseri (bu kadar bol nimeti) verdi, öyleyse sen de Rabbin için çok çalış, çok gayret et, uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, destek ol, sosyal yardım yap, gerisini boş ver, düşünme, önüne gelecek her zorluğu göğüsle, sabret!” anlamındadır.







http://istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=19

SABIR

Müddesir Süresi 7. Ayet:

Ve yalnız Rabbin için sabret!

Kur`an`ın yetmişten fazla ayetinde geçen “صبر sabr” kelimesi genel anlamıyla, halk arasında acıya katlanma, sıkıntı ve zorluklara karşı soğukkanlılıkla direnme demektir. Ancak, Allah`ın Kur`an`da, sabırlı insanları övmesi ve onları hesapsızca ödüllendireceğini bildirmesi, bu kelimenin anlamının daha derinlemesine incelenmesini ve açıklanmasını âdeta zorunlu hale getirmektedir. Bu sebeple biz de “sabr” kelimesini daha detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağız:
Sabır; aklın ve dinin gösterdiği yolda sebat etmektir (kararlı olmaktır). Bazı ibadetler ve ahlâkî davranışlar insan nefsine zor gelebilir. Meselâ, cebindeki parayla bir yoksula yardım etmektense eğlenmek, çalışmaktansa gezip tozmak insanların daha çok hoşlarına gidebilir. Ya da kış günlerinde sabah erkenden kalkmak, soğuk su ile abdest alıp namaz kılmak yerine sıcacık yataktaki uyku insanlara daha cazip gelebilir. İşte bu gibi durumlarda, insanların zor şartlarını kolay eden, üşenmeden namaz kılmalarını ve uzun yaz günlerinde bitkinlik duymadan oruç tutmalarını, iyi ve doğru davranışlarda bulunmalarını sağlayan güç; sabırdır.
Sabır; aklın ve dinin gösterdiği yolda, nefsin aşırı olan istek ve arzularına direnmektir. İnsanlar çoğu zaman nefislerine hoş gelen arzularını akıl, din ve toplum kuralları doğru bulmasa da tatmin etmek isterler. İşte sabır, nefislerin kuvvetli çekim gücüne karşı insanların hiç tereddüt etmeden erdemli davranışları seçmelerini sağlayan güçtür.
Sabır; insanın elinde olmadan başına gelen ve büyük üzüntüler veren musibetlere karşı koymak, bunların üstesinden gelmektir. Bazı sıkıntılar vardır ki, insanın irade gücünü aşar. Meselâ yakınlarının veya kendi başına gelen felâketler ya da doğal afetler gibi. Bunlar insanın doğal yapısına uymayan olaylardır ve maddî yıkımlar yanında manevî yıkımlara da yol açabilir. Ya da bir savaş ortamı içinde karşı karşıya kalınabilecek yokluklar, işkenceler ve ölüm korkusu insanın irade gücünü yok edebilir. İşte bu gibi durumlarda insanın iradesini kaybetmesini önleyen, çektiği acılara rağmen Allah`a isyan etmeden mücadelesine devam edebilmesini ve ayakta kalabilmesini sağlayan güç, sabırdır.
Sabır, bütün peygamberlerin de ortak sıfatıdır. Onların sabırlarını dile getiren Kur`an ayetlerinden öğrendiklerimize göre peygamberler de, Allah`ın dinini tebliğ ederlerken çeşitli sıkıntılara uğramışlar, eziyet görmüşler, yurtlarından çıkarılmışlar, zindanlara atılmışlar fakat daima sabretmişlerdir. Dolayısıyla her Müslüman Allah`ın elçilerini örnek almalı, kurtuluşun sabırda olduğunu düşünerek sabırlı olmalı ve bu konuda Allah`tan yardım dilemelidir.

Ancak, sabrın ne olduğunu incelerken, ne olmadığını da belirlemek gerekir ki, kavram kargaşası doğmasın.
Sabretmek; haksız yere mahkûmiyete, miskinliğe (uyuşukluğa), zillete (hor görülmeye, aşağılanmaya) razı olmak, haksız tecavüzlere, insan onuruna gölge düşürecek saldırılara katlanmak, bunlara karşı sessiz ve pasif kalmak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sessiz kalmak, o davranışa ortak olmak demektir. Aksine sabır, bu tarz kötülüklerle mücadele etmek, bunlara karşı çıkmak ve bir hakkı savunmak ve korumak için çaba göstermektir, kararlı olmaktır.
İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizliktir, tembelliktir, korkaklıktır.



http://istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=8

İNTİKAM...

Ibrahim; 47-52: “O halde sakın Allah`ın, peygamberlerine verdiği sözden
cayacağını sanma!
Şüphesiz Allah güçlüdür, intikam sahibidir (suçluyu
kaçırmayandır).
O gün yeryüzü başka bir yere dönüştürülür, gökler de...
Ve hepsi o tek ve kahredici Allah için fırlarlar;
o gün suçluları birbirlerine çatılı çatılı bukağılara vurulmuş
görürsün;
gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplar;
çünkü Allah herkesi kazandığı ile cezalandıracaktır!
Allah hesabı çabuk görendir.
İşte bu, insanlara açık bir tebliğdir;
hem bununla uyarılsınlar hem O`nun ancak bir tek ilâh
olduğunu bilsinler
hem de ülü l elbab (akıl ve vicdanı temiz olanlar) öğüt alsınlar! ”

Yukarıda yer alan “Allah güçlüdür, intikam sahibidir” ayetindeki “انتقام intikam” sözcüğünü açıklamaya ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü bu sözcük dilimize “öç, kinden kaynaklanan öç” olarak yanlış anlamda geçmiştir ve yanlış anlaşılmaktadır. Bu anlam ise “intikam” sözcüğünün karşılığı değildir.
Allâme İbni Menzur`un Lisan-ül Arab adlı eserinde belirttiği gibi, “انتقام intikam”; suçluyu cezalandırmak suretiyle beraberliği ve aynı zamanda adaleti sağlamak, altta kalmamak demektir. Toplum hayatında intikam sahipliği, “yargı gücü” olarak tanımlanmıştır ve bu gücü temsil eden mahkemeler tarafından uygulanmaktadır. Ama ilâhî düzende intikam sahibi olan sadece Allah`tır. Rabbimiz, dilediğini affederek, dilediğini de işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırarak ilâhî adaleti uygulamaktadır. Bütün bilgilere sahip, bütün noksanlıklardan arınmış, hem bu dünyanın hem de ahiret hayatının tek hâkimi olduğu için, gerçek adaleti sağlamaya gücü yetebilen sadece O`dur. Yani Allah, intikam sahiplerinin (cezalandırmak suretiyle adalet sağlayıcıların) en güçlüsüdür.




http://istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=13

YARATMAK

Günlük yaşamda sıkça kullanılan ve insanlar için kulalnıldığında yadırganan YARATMAK kelimesi hakkında aşağıda www.istekuran.com sitesinde Sayın Hakkı YILMAZ'ın yaptığı yorumu dikkatlerinize sunuyorum...

Leyl Süresi 3. ayetinin yorumu üzerine....

....
Bu konuda öncelikle şu husus bilinmelidir ki, ayette geçen “خلق halq” sözcüğü Kur`an`da sadece Allah`ın yaratması için kullanılmamıştır.
Meselâ, Fecr suresinin 8. ayetinde Rabbimiz “ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem`e” demek suretiyle Babil bahçelerini/ kulelerini tanımlarken “لم يخلق مثلها Lem yuhlaq mislüha (benzeri yaratılmamıştı)” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki İrem`i yapan, Kur`an`daki ifadesiyle “halq” eden (yaratan) insanlardır.
Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran suresinin 49. ayetinde “…انّى اخلق لكم enni ehlüqu leküm (sizin için yaratırım) …” ve Maide suresinin 110. ayetinde “ واذ تخلق ve iz tahlüqu minettıni (hani sen çamurdan yaratıyordun) …” diyerek “halq (yaratma)” sözcüğünü İsa Peygamber için, Ankebut suresinin 17. ayetinde “…وتخلقون إفكا ve tahlüqûne ifken (iftira yaratıyorsunuz) …” diyerek müşrikler için kullanmıştır.
Bu örnekler şunu göstermektedir ki; “ خلق halq” sözcüğü, sadece Allah`a ait olan “yoktan var etme” eylemi için değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma” gibi eylemler için de kullanılmaktadır.
“Halq” sözcüğünün bu ayette (7. yüzyılda) ma-i mevsul ile kullanılışı ise, biyoloji bilimi ile tam bir mucize mahiyetindedir. Bu konuda daha fazla detay, Necm suresinin 45 ve 46. ayetleri ile Abese suresinin 18-20. ayetlerinde karşımıza çıkacaktır.



http://istekuran.com/index.php?page=176dc03baec48a336496710a029fcef2&id=13

YORUMDA ZAMAN FAKTÖRÜ

Kuranın anlaşılmasında kuranın indiği zaman ve mekan ile o günkü kültürel ve sosyal yapının büyük önemi vardır. buna en güzel örnek olarak aşağıdaki çalışmayı vermekteyiz. Bu çalışmayı www.istekuran.com sitesinde Sayın Hakkı YILMAZ yapmıştır...
Leyl Süresi 3. ayetin tefsiri

“ Ve erkeği, dişiyi yaratan şeye ant olsun ki,”

Suredeki üçüncü kasem/yemin, “ما ma” ismi mevsulu kullanılmak suretiyle erkek ile dişiyi yaratan “ما şey”e yapılmıştır. Bu durum bizi iyice düşünmeye zorlamaktadır. Maalesef ayetteki bu incelik ihmal edilerek tefsir(!) ve meal hazırlanmıştır. Ayetin gerçek anlamına kafa yorulmamış yuvarlak ifade ile geçiştirilmiştir. Şimdi ayetin orijinalini Lâtin harfleriyle de inceleyelim, vurgu yapılan sözcüğe dikkat edelim ve işin gerçeğini anlamak için kafa yoralım:
“وما خلق الذكر والانثى Ve mâ haleqa z zekere ve l ünsâ”
Ayette altını çizdiğimiz “mâ” ifadesine Arapça`da “İsm-i Mevsul” denir. Bu sözcük mevcut dil bilgisi kurallarına göre akılsız, ruhsuz, cansız maddeler için kullanılır. Türkçe`de bu geniş anlamıyla “şey” sözcüğüyle ifade edilir. Canlı, akıllı varlıklar için ise Arapça`da “men” sözcüğü kullanılır ve Türkçe`de ise bunun karşılığı “kimse” sözcüğüdür.
Bu noktada Kur`an ve Arapça dil bilgisi ilişkisi ile ilgili olarak aşağıdaki kısa bilgiyi sunmak zorunluluğunu hissediyoruz.

Kur`an ve dil bilgisi

Kur`an’ın indiği dönemde bugünkü Arapça dil bilgisi kuralları henüz belirlenmemişti. O zamanlar Arapların ellerinde birkaç şairin şiirlerinden başka yazılı metin yoktu. Sözlü kültür devam edip geliyordu. Kur`an işte böyle bir dönemde nazil olmaya başladı ve o günün Arapça`sının yapısına ve kullanımına uygun olarak geldi.
Arapça`ya ait bu günkü dil bilgisi kuralları Kur`an`ın inişinden yaklaşık 150-200 sene sonra Sibeveyh, Ahfeş (ölümü H. 177 M.793), Kisâî, İsa b. Ömer, Yunus b. Habib ve Ebu Ubeyde Ma`mer b. Müsenna gibi bilginlerce oluşturuldu. Aynen Türkçe dil bilgisi kurallarının da dilin ilk oluşumundan asırlar sonra oluşturulması gibi.
Bu nedenle, Kur`an’ın indiği zamanki Arapça dil bilgisi kuralları ile yakın zamanda oluşturulan dil bilgisi kuralları arasında fark mevcuttur. Bunları Kur`an`ın değişik yerlerinde görmekteyiz. Kur`an`ı anlamak isteyenlerin bu önemli konuyu göz önünde bulundurmaları gerekir. Aksi halde Kur`an`ı anlamakta zorluk çekilir ya da Kur`an eksik anlaşılabilir.
Bunların önemli örneklerini aşağıda veriyoruz:

a) “ma” ve “men” ismi mevsullerinin kullanımı.

Bugünkü mevcut arapça dil bilgisi kurallarına göre “ما ma” sözcüğü cansız varlıklar ve akılsız hayvanlar için (şey anlamında) kullanılır; “من men” sözcüğü de Allah, melekler ve akıllı varlık olan insan için (kişi anlamında) kullanılır.
Ne var ki Kur`an’ın indiği dönemde böyle bir ayırım söz konusu değildir. O zaman “ما ma” hem Allah için hem de insan için: “من men” de hem Allah için hem akıllı insan için hem de akılsız hayvanlar için kullanılıyordu. Şimdi bunlardan örnekler verelim.

“ما Ma” ism-i mevsulu aşağıdaki ayetlerde Allah için kullanılmıştır.

“Ve ما Ma haleka z zekere ve l ünsa” (Leyl; 3).
“Vessemai ve ما ma benaha, ve l ardı ve ما ma tahaha ve nefsin ve ما ma sevvaha” (Şems; 5-7)

Not:
İyi düşünürsek, aslında Allah için “من men” ve “ما ma” dan herhangi birinin kullanımı arasında fark yoktur. Zira Allah`ı, yaratıklarının akıllarıyla akıllı, veya yaratıklarının akılsızlığıyla akılsız gibi değerlendirmek imkânsızdır. Çünkü Allah, kullardaki akıldan da hayvanlardaki akılsızlıktan da münezzehtir. Allah`a özgü bir sözcük de olmadığına göre zorunlu olarak Arap dilindeki ifadelerden herhangi birisiyle ifade etmek zorunluluğu vardır. Aynen Allah erkek olmadığı halde hep müzekker/eril sözcüklerle ifade ettiğimiz gibi.

Şu ayetlerde de ma ism-i mevsulu insan için kullanılmıştır:

“… ما ma tabe leküm….” (Nisa; 3) dil bilgisi kurallarına göre “من طاب لكم /men tabe leküm” olmalıydı.

“… ما ma nekeha abaüküm…” (Nisa; 22). Dil bilgisi kurallarına göre “من نكح /men nekaha” olmalıydı.

“… ما ma verae zaliküm….” (Nisa; 24). Dil bilgisi kurallarına göre “من وراء /men verae” olmalıydı.

“من Men” ism-i mevsulu aşağıdaki ayette kural dışı olarak sürüngen ve dört ayaklı hayvanlar için kullanılmıştır.

“….ve minhüm من يمشى men yemşi ala batnıhi…. Veminhüm من يمشى men yemşi ala erbaın” (Nur; 45) dil bilgisi kurallarına göre “ما يمشى /ma yemşi” olmalıydı.

b) Eril zamir dişil zamir:

Bugünkü mevcut arapça dil bilgisi kurallarına göre eril sözcük için eril zamir, dişil sözcük için de dişil zamir kullanılması gerekir. Kur`an`a baktığımızda ise durum böyle değildir. Yani dişil sözcük için eril zamirin kullanıldığını da görüyoruz.
Örnekler:
“فى بطونه fi butunihi” (Nahl; 66). Dil bilgisi kurallarına göre “بطونها butuniha” olmalıydı.
“الوانه Elvanühü” (Fatır; 28). Dil bilgisi kurallarına göre “الوانها elvanüha” olmalıydı.
“ظهوره zuhurihi” (Zuhruf; 13). Dil bilgisi kurallarına göre “ظهورها zuhıriha” olmalıydı.
“فيه fihi” (Tahrim; 12). Dil bilgisi kurallarına göre “فيها fiha” olmalıydı. Halbuki Enbiya; 91`deki durum bugünkü Dil bilgisi kurallarına uygundur.
“hüm فيها fiha” (Mümin; 11). Dil bilgisi kurallarına göre “فيه fihi” olmalıydı.
“منه minhü” (Nahl; 67). Dil bilgisi kurallarına göre “ منها minha” olmalıydı.
“ثمره semerihi” (Ya Sin; 35). Dil bilgisi kurallarına göre “ثمرها semeriha” olmalıydı.

c) Sıfat tamlamaları:

Bugünkü dil bilgisi kurallarına göre de sıfat tamlamalarında sıfat ile mevsuf arasında tarif-tenkir (belirlilik-belirsizlik), tezkir-te`nis (erillik-dişillik), ifrad-tesniye-cemi` (tekillik-ikillik-çoğulluk) ve i`rab konularında uyum olması gerekiyor. Halbuki Kur`an`da bu kurala uymayan kullanımlar mevcuttur.
“Beldeten ميتا meyten” (Furkan suresi ayet 49; Zühruf suresi ayet 11; Kaf suresi ayet 11) Dilbilgisi kurallarına göre “beldeten ميتتا meyteten” olmalıydı.
Ya Sin; 33`te ise aynı tamlama bu günkü kurallara uygundur.
“gurunen beyne zalike كثيرا kesiren” Furkan suresi ayet 38) Dilbilgisi kurallarına göre “كثيرتا kesireten” olmalıydı.
“Cibillen كثيرا kesiren” (Ya Sin; 62) dil bilgisi kurallarına göre “كثيرتا kesireten” olmalıydı.
Ribbiyyune كثير kesir” (Al-i Imran; 146). Dil bilgisi kurallarına göre “كثيرة kesiretün” olmalıydı.
“Nutfetün emşac” İnsan; 2). Burada çoğul sözcük tekil sözcüğe sıfat olmuştur. Dil bilgisi kurallarına göre ya “نطفة nutfe” çoğul olmalıydı yada “امشاج emşac” tekil olmalıydı.

d) Özne yüklem uyumu

Bugünkü dil bilgisi kurallarına göre Özne ile yüklem arasında tekillik-çoğulluk, erillik-dişillik konularında da uyum olması gerekmektedir. Ama Kur`an`da buna uymayan uygulamalar mevcuttur. Örnekler:
“قال Qale nisvetin” (Yusuf; 30) dil bilgisi kurallarına göre cümlenin başında “قالت Qalet” olmalıydı.
“قالت Qalet il yehudü” (Maide; 18) dil bilgisi kurallarına göre “قال Qale” olmalıydı.
“قالت Qalet rüsülühüm” (İbrahim; 10) dil bilgisi kurallarına göre “قال Qale” olmalıydı.
“قالت Qalet il a`rabü” (Hucurat; 14) dil bilgisi kurallarına göre “قال Qale” olmalıydı.

Bu örneklerin dışında Tensiye-cem’î, harfi nefy olan “ما ma” ve
“ لاla ”nın kullanımı çoğulun tesniyesi, çoğulun çoğulu gibi daha bir çok konuda
bugünkü dil bilgisi kurallarından farklı uygulamalar mevcuttur.

Verdiğimiz bu kısa bilgi kapsamında aslında Allah için ister ma kullanılsın isterse men kullanılsın fark etmeyeceğini açıkladık.

Öyleyse bu ayeti hem Kadim Arapça`ya göre hem de yeni dil bilgisi kurallarına göre açıklamamızda yarar olacaktır.

“Ma” ile Allah`ın kastedilmesi halinde Rabbimiz, Yaratıcılığına dikkat çekmiş olmakta; erkek ve dişi yaratmanın kendi tekelinde olduğunu bildirmektedir. Aynı meseleyi Şems suresinde de göreceğiz.
Ayetteki “ma” ile akılsız varlıkların kastedilmesi halinde ise erkek ve dişinin, “şey” olarak tanımlanan, akıl sahibi olmayan bir madde tarafından yaratıldığı anlaşılmaktadır. Tabiî ki bu “şey” de Rabbimizin yarattıklarındandır ve içindekilerle beraber tüm evren Rabbimizce yaratılmıştır. Ancak gerçek hayatta görmekteyiz ki, Rabbimiz bazı “şey”lerin yaratılmasında, yine kendisinin yarattığı başka “şey”leri vesile kılmaktadır. Meselâ basit bir “ot”un bitmesi, su olmadan mümkün değildir. Nasıl ki Rabbimiz önce “su”yu yaratmış ve “su”ya “ot”u yaratma görevi vermiş ise, burada da erkeği ve dişiyi yaratma görevini yine kendi yarattığı bir başka “şey”e vermiştir. Buna göre ayetin hakikat manası aynen; “Ve erkeği, dişiyi yaratan şeye yemin olsun ki…” şeklindedir.
Fakat pek çok yazar meal ve tefsirlerinde,(!) “ما mâ” edatı üzerindeki özelliği ihmal ederek ayeti muğlak olarak; “erkeği ve dişiyi yaratana…” diye çevirmişler ve okuyanlar da bu çevirilere uygun olarak ayetteki yaratanın Allah olduğunu zannetmişlerdir.
Tefsir(!) Kaynaklarında bu ayetle ilgili olarak, “ما mâ”ya anlam kazandırabilmeye yönelik ilginç hususlar ileri sürülmüştür. Genelde mâ-i mevsul`e mâ-i masdariyye manası verilmek suretiyle yapılan bu izahların altında, aslında ayeti sağlıklı anlama gayretleri yatmaktadır.
Örnek olarak Sahih-i Buharî, Tefsir Kitabı, 342 ve 343. Bablarda yer alan 466 ve 467 numaralı rivayetlerde bu ayetin “Vezzekeri ve l ünsa (erkeğe ve kadına andolsun ki)” şeklinde olduğu iddia edilmiştir.
Bir ikinci örnek olarak, İbni Mes`ûd kıraati, vellezî haleqa z zekere ve l ünsa (erkek ve dişiyi yaratan kişiye andolsun ki)” şeklindedir.
Bir üçüncü örnek ise Kissâî kıraati “ve ma haleqahü zekere ve l ünsa (onu erkek ve dişi olarak yaratan şeye)” şeklinde olup, bunlardan başka farklı kıraat ve görüşler de vardır.
Bu konuda öncelikle şu husus bilinmelidir ki, ayette geçen “خلق halq” sözcüğü Kur`an`da sadece Allah`ın yaratması için kullanılmamıştır.
Meselâ, Fecr suresinin 8. ayetinde Rabbimiz “ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem`e” demek suretiyle Babil bahçelerini/ kulelerini tanımlarken “لم يخلق مثلها Lem yuhlaq mislüha (benzeri yaratılmamıştı)” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki İrem`i yapan, Kur`an`daki ifadesiyle “halq” eden (yaratan) insanlardır.
Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran suresinin 49. ayetinde “…انّى اخلق لكم enni ehlüqu leküm (sizin için yaratırım) …” ve Maide suresinin 110. ayetinde “ واذ تخلق ve iz tahlüqu minettıni (hani sen çamurdan yaratıyordun) …” diyerek “halq (yaratma)” sözcüğünü İsa Peygamber için, Ankebut suresinin 17. ayetinde “…وتخلقون إفكا ve tahlüqûne ifken (iftira yaratıyorsunuz) …” diyerek müşrikler için kullanmıştır.
Bu örnekler şunu göstermektedir ki; “ خلق halq” sözcüğü, sadece Allah`a ait olan “yoktan var etme” eylemi için değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma” gibi eylemler için de kullanılmaktadır.
“Halq” sözcüğünün bu ayette (7. yüzyılda) ma-i mevsul ile kullanılışı ise, biyoloji bilimi ile tam bir mucize mahiyetindedir. Bu konuda daha fazla detay, Necm suresinin 45 ve 46. ayetleri ile Abese suresinin 18-20. ayetlerinde karşımıza çıkacaktır.

25 Nisan 2008 Cuma

İBLİS-ŞEYTAN

İBLİS NEDİR YADA KİMDİR?



İblis’i tanımanın yolu şeytanı tanımaktan geçer. İblis’i tanıtmadan evvel şeytan sözcüğünü Kur’an’a göre tanıtmak gerekmektedir. Şeytan ile ilgili geniş açıklama “Kur’an’da Şeytan” adlı çalışmamızda verilmiştir. Burada özet olarak biraz bilgi sunuyoruz.
“شيطان Şeytan”, sözlük anlamı olarak “Hakk’tan uzak olan” demektir. Kavram olarak ise, “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı”dır.
Şeytanın kimler ve neler olabileceği, bunların özellikleri, nitelikleri, alâmet-i farikaları (ayırt edilecek özellikleri) Kur’an’da detaylı olarak mevcuttur. Kur’an’a göre şeytan:
- Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,
- Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,
- Bizi fakirlikle korkutan,
- Bizi kuruntulara düşüren,
- Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
- Bizleri kandırmak için bizlere yaldızlı sözler fısıldayan,
- Bize vesvese verip, kışkırtıp kafa bulandıran,
- Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,
- Bizi azdıran,
- İçki (uyuşturucu) ve kumarla, aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
- Allah’ı anmaktan ve O’na kulluk etmekten bizi geri durdurmak isteyen, kişiler ve güçlerdir.

Bu tanımlamalara göre şeytan, yakınımızda yaşayan, gördüğümüz, bildiğimiz birileri veya göremediğimiz ama içimizde hissettiğimiz birşeylerdir. Zaten Rabbimiz şeytanın insanlar ve görünmez güçler (enerjiden yaratılanlar: Aşağıdaki okuyacağınız Şeytan-i Racim (İblis) gibi) olduğunu bildirmiyor mu?
En’am suresi ayet 112:

“Böylece, Her peygamber için, insan ve cin şeytanlarından düşmanlar kıldık. ......”


Kur’an’da, yukarıda sıralanmış olan şeytanî özellikleri taşıyan insanlara “شيطان şeytan” denmiştir. Meselâ Enfal suresinin 48. ayetinde geçen “شيطان şeytan” sözcüğünün, o gün için Mekkelileri kışkırtan Beni kenâne kabilesi, Müdlic oğullarından Sürâka bin Mâlik bin Cu’şum için kullanılmıştır.

Enfal; 48: O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara: “Bu gün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve: “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır.

Tarih ve siyer kitapları incelenerek Bedir savaşının ayrıntıları dikkate alındığında görülmektedir ki, bu kişi tıpkı ayette belirtildiği gibi önce müşriklere cesaret ve destek vermiş, sonra da onları yüzüstü bırakmıştır.
Eski tefsirciler, bu ayette geçen “şeytan” sözcüğü ile Sürâka’nın kastedildiğini ama Bedir savaşındaki Sürâka’nın gerçek Sürâka olmayıp, Süraka kılığına girmiş şeytan olduğunu, dolayısıyla da Kur’an’ın aslında Sürâka kılığına girmiş “şeytan”ı işaret ettiğini söylerler. İddialarını dayandırdıkları delil ve gerekçe ise; gerçek Sürâka’nın savaşa gitmediği, hatta savaştan haberi bile olmadığı yolunda kendisinin yapmış olduğu açıklamadır. Tabi ki ileri sürülen bu iddia, delil ve gerekçe hiç inandırıcı değildir. Çünkü askerî bir otorite olan Sürâka’nın, o günkü Mekke’nin 300-400 hanelik nüfusu içinde yaşayıp, mehter takımına benzer grupların çaldığı cenk havalarını, şair kadınların herkesi hem tahrik eden hem de savaş havasına sokan gösterilerini duymaması ve savaştan habersiz olması mantık dışıdır.

Şeytanî özellikleri olan insanları “şeytan” olarak isimlendiren Kur’an’dan bir diğer örnek de Bakara suresinin 14. ayetidir:

Bakara; 14: Bunlar iman etmiş olanlarla yüz yüze geldiklerinde, “iman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarındaysa “Hiç kuşkunuz olmasın biz sizinleyiz. Gerçek olan şu ki, biz alay edip duran kişileriz.” derler.

Bu ayette söz konusu edilen şeytanlar da, münafıkların (ikiyüzlülerin) akıl hocaları olan insanlardır.

Bir diğer örnek de Al-i Imran suresi ayet 175’te geçen “şeytan” ifadesidir ki klasik tefsirlere baktığınız zaman bunun Nuaym İbn Mes’ud adında bir kafir olduğunu okursunuz.

Şeytan-ı Racim

Pek çok kimse “şeytan” ile “الشّيطان الرّجيم şeytan-ı racim”i birbirine karıştırmakta ve ikisinin de aynı olduğunu düşünmektedir. Bize göre ise “Şeytan-ı Racim”; genel olarak şeytan adı altında toplanan özelliklerden başka özellikler de gösteren özel bir şeytan (!) sıfatıdır. Bu özelliği sebebiyle de Kur’an’ın kendisine verdiği özel isim; “ابليس İblis”tir. Başka türlü ifadeyle İblis şeytanlık yaptığından ötürü Rabbimiz ona “Şeytan-ı Racim/kovulmuş şeytan” adını takmıştır. Hıcr suresi ayet 34; Sad suresi ayet 77; Tekvir suresi ayet 28 ve Nahl suresi ayet 98’e bakabilirsiniz.
Kur’an nasıl ki şeytanî özellikler gösteren insanları “şeytan” diye nitelemişse, aynı şeytanî özellikleri gösterdiği için bazı ayetlerde (Bakara; 36 , A’râf; 14, 15, İsra; 64) İblis’i de “şeytan” olarak nitelemiş, fakat Bakara; 34, A’râf; 11 – 27, Hicr; 28 – 44, İsra; 61 – 65, Kehf; 50, Ta Ha; 116 – 123, Sad; 71 – 85, Şuara; 94, 95, Sebe; 15 – 21 gibi bir çok ayette de İblis’ten bahsederken özel ismi ile bahsetmiştir. Boyun eğmeyişi, itaat etmeyişi ve inatçı oluşu nedeniyle de Saffat suresinin 7. Ayetinde ““شيطان مارد Şeytan-ı Marid” olarak nitelenmiştir.

Racim:
“رجيم Racim” sözcüğünün mastarı “رجم recm” olup, bu sözcüğün ilk anlamı; “قتل öldürmek” demektir. Öldürmeye “recm” denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmeleridir. Sonradan her öldürme işine “recm” denilir olmuştur. Kur’an’da yeri olmamasına rağmen zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelir.
“Recm” ve türevleri Kur’an’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde bu anlamda kullanılmamıştır.
“Öldürmek” anlamı dışında “recm” sözcüğü şu anlamlarda da kullanılır olmuştur: “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” (Lisan ül Arab Cilt 4 S.90).
Şeytan için bu anlamların hepsi uygun görülerek ism-i mef’ul anlamıyla “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan” …” denilmiştir.
Bize göre ise, konumuz itibariyle şeytanı tanımlayan en uygun ifade; “zan ve zanna dayalı söz” anlamından hareketle, sözcüğün ism-i fail anlamıyla kullanılması sonucu ortaya çıkan; “katil şeytan, aslı astarı olmayan söz söyleyen şeytan, karanlığa taş atan şeytan, kafadan atan şeytan, palavracı şeytan” ifadeleridir.

Marid:
“مارد Marid” sözcüğü; “azgın, inat ve isyanda benzerlerinden çok ileri giden, karşı çıkan” demektir. Bu sözcüğün mübalâğa kalıbı olan “مريد merid” sözcüğü, “şeytan-ı merid” olarak Hacc suresinin 3. ve Nisa suresinin 117. ayetlerinde, geçmiş zaman kipiyle de “مردوا على النّفاق mered-u alennifakı/ münafıklık üzerine inatlarını sürdürdüler” şeklinde Tövbe suresinin 101. ayetinde yer alır. “Marid” sözcüğünün mastarı olan “مرد merd” sözcüğünün türevleri, sözcüğün öz anlamı ekseninde farklı kalıplarda bir çok değişik anlam kazanmıştır. Bunlardan en önemlisi, “معرّى soymak –soyunmuşluk” anlamıdır. Araplar, yapraktan soyunmuş (yaprağı olmayan) ağaca “شجر امرد şecerün emred”, bitki bitmeyen kumluklara “رملة مرداء remletin merdai”, köseye (sakalı bitmeyen kimseye) de “امرد emred” derler. Detay Lisan ül Arab cilt 8, S. 247-250’de mevcuttur.
“تمرّد Temerrüt (uzun bir süre inat etme)” sözcüğü de aynı kökten türemedir.

“Marid” sözcüğü, “soymak, soyunmuşluk, çıplaklık” anlamıyla değerlendirildiğinde “şeytan-ı marid”; ism-i mef’ul anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyunmuş şeytan”; ism-i fail anlamıyla “hayırlardan, güzelliklerden soyan şeytan” demek olur. Bu anlam, A’râf suresinin 27. ayetinde farklı bir üslûp ile kullanılmıştır.
“Marid” sözcüğü ile İblis’e (düşünce yetisi) yakıştırılan “inat ve isyanda çok ileri gitme” sıfatı, Kur’an’da anlatılan olaylardaki İblis’in (Şeytan-ı Racim’in) davranışları ile birebir örtüşmektedir. İblis’e (düşünce yetisi), Âdem’e secde et (Âdem’e boyun eğ) denildiğinde secde etmeyerek isyan etmiş, kendisine yapma denileni yapmış, yap denileni yapmamış, Âdem’i yaklaşılması yasaklanan ağaca yaklaştırmıştır.


“ابليس İblis” sözcüğünün anlamı; “hayırdan son derece ümitsiz olan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesen” demektir. Araştırmacılar bu sözcüğün aynı “Âdem” sözcüğü gibi Arapça olmadığını, Arapça’ya başka dillerden geçtiğini belirtmişler ve Yunanca “Diabolos” sözcüğünün değişmiş hâli olduğunu ileri sürmüşlerdir.
“İblis nedir?” sorusuna eski düşünürlerin bir çoğu; İblis’in asıl adının Azâzil olduğu, meleklerin ileri gelenlerinden biri iken Âdem’e secde etmediği için Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldığı şeklinde bir açıklama getirmişlerdir.

Şimdi Kur’an ayetleri doğrultusunda İblis’i anlamaya çalışalım.

İblis’in özellikleri:

a) İblis cinlerdendir.

Kehf suresi âyet 50:

“Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!”

“الجنّ Cinn” sözcüğü, “kapalı, gözükmez varlık ve güç” demektir. Detayı “Cinn Kavramı” çalışmamızda verilmiştir.

b) İblis, ateşten yaratılmıştır.

A’raf suresi âyet 12:

“Buyurdu: “Sana emrettiğimde secde etmeni ne engelledi?” Dedi: “Ben ondan hayırlıyım.. “Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”.”

Ayetlerde İblis’in yaratıldığı “النّار ateş” ise, günümüzde “enerji” olarak isimlendirilen “güç”e karşılık gelmektedir. Adem’in yaratıldığı تراب toprak, طين balçık da “madde” diye adlandırılan varlığa karşılık gelmektedir. Bilindiği gibi “ateş” Pythagoras tarafından ortaya atılan kurama göre, evreni oluşturan dört ana maddeden (hava, su, toprak, ateş) birisidir ve günümüzdeki “enerji” kavramı ile örtüşmektedir. Bir başka ifade ile “ateş”, Kur’an’ın indiği dönemdeki insanlar için, bilinmezleri de temsil eden bir ilk maddedir. Çünkü insanlar havayı solumakta, suyu içmekte, toprağı işlemektedirler ama yıldırım ve şimşeğin ateşini yakından tanımamaktadırlar. Dolayısıyla Kur’an’da İblis’in yaratıldığı “şey”in “ateş” olarak açıklanması, konuya bugünkü bilgiler ışığı altında bakanlar tarafından yadırganmamalıdır.


c) İblis, insanların sudûrundadır (beyinlerindedir, zihinlerindedir).

Nass suresi ayet 4, 5:

4-Hannasın kötü fısıltılarının şerrinden,
5-Ki o, insanların göğüslerinde vesvese verir.

d) İblis vesvese verir.

Ta Ha suresi ayet 120:

Derken şeytan ona şöyle diyerek vesvese verdi: “Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacıyla eskimez/çökmez mülk ve saltanatı göstereyim mi?

A’raf suresi ayet 20:

“Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan bedenlerini ortaya çıkarmak için ikisine de vesvese verdi. Dedi: “Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüzler arasına katılmayasınız diyedir.”

Kaf suresi ayet 16:

“Ve hiç kuşkusuz, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biz biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

وسوسة Vesvese: “Gizli bir sesle, fısıltı ile düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir. Burada İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in neler fısıldayacağı, neleri gizlice telkin edeceğini yukarıda konuya girerken arzettiğimiz şeytanî karakterleri göz önüne alarak öğrenebiliriz.


e) İblis bir melektir.

“Hani meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis müstesna hepsi secde etmişti. İblis dayatmıştı.”

İblis’in Adem’e secde etmeyişini anlatan ayetlerde İblis’in meleklerin içinden istisna edildiğini görüyoruz.
İstisna terim olarak “Bir ismi istisna edatlarından biriyle cümledeki yargıdan çıkarmak” demektir. Arapça Dilbilgisine göre şekil olarak üç çeşidi olmasına rağmen, anlam olarak istisna iki çeşittir.
Birincisi. Muttasıl istisnadır (müstesnanın müstesna minh cinsinden olduğu istisna).
İkincisi: Munkatı istisna’dır (müstesnanın müstesna minh cinsinden olmadığı istisna).
Melek, cinn ve şeytan kavramlarını özümseyememiş yorumcular ayetteki yapılmış istisnayı, munkatı istisna kabul edip İblis’i yani Şeytan-ı Racim’i melekten sayamamışlardır. Halbu ki İblisi konu alan Taha suresi ayet 116; sad suresi ayet 73; Hıcr suresi ayet 31’de “meleklerin hepsi, toplu halde” ifadeleri yer almaktadır. Bu vurgular kesinlikle ayetteki istisna cümlesinin Muttasıl istisna olduğunu gösterir. Bunun anlamı şudur; İblis diğer hemcinsleri gibi Adem’e secde etmemiştir. İblis, melek grubundan secde yargısında istisna edilmiştir. Öyleyse İblis kesin olarak melektir.
Bu noktada bir sorun ortaya çıkıyor: İblis, melektir tamam ama melek nedir? Çünkü bu yargı klasik melek anlayışı çerçevesinde kesinlikle kabul edilemez.
Detayı “Melek Kavramı” çalışmamızda olmakla birlikte burada kısa bir açıklama verelim:

Melek:

Arap Dilbilimi uzmanları “ملك melek” sözcüğünün kökeni ile ilgili altı tane farklı tespitte bulunurlar. Bu tespitlerin izahı sayfalar dolusu açıklamaları gerektirir. Biz bunların en isabetlisi olan iki tespiti dikkate alacağız. Olayın geniş açıklamasını arzu edenler, Kitab-ül-Ayn, Tehzib, Camî, Keşşaf, Mecma’, Garaib, Lübâb, Rûh, El-Bahr-ül Muhît, Müfredat gibi kaynaklara başvurabilirler.
Birincisi: Melaike ve bunun tekili olan melek sözcükleri “ؤلوك Ulûk” kökünden türemiştir. Bu sözcük elçi göndermek anlamını taşımaktadır. Kelimenin aslı “مألك me’lek” dir. İsm-i zaman, ism-i mekan ve mastardır. Dolayısıyla başındaki “م mim/m” ektir. Sonra elifle lam yer değiştirmiş “ملئك mel’ek” yapılmıştır. Allah’tan elçi anlamında isim olarak kullanılmaya başlayınca hemze terk veya tahfif yoluyla “ملك Melek” şeklini almıştır.
İkincisi: Başındaki “م mim/m” kelimenin aslındandır, ek değildir. Kuvvet/yönetim gücü anlamındaki “ملك melk” kökünden türemiştir. Mülk, milk, malik ve melik sözcükleri bu kökten türemedirler. Anlamları da bu kök anlama göredir. Genellikle eski tefsirciler birinci şıkkı tercih etseler bizim tespitlerimize göre her iki kökten de türemiştir. Ve ayrı kök ve ayrı anlamlarda kullanılmıştır. Yani bazı yerlerdeki “ملائكة melaike” sözcüğü birinci şık kapsamına bazı yerlerde geçenler de ikinci şık kapsamına girmektedir. Bunları yer aldıkları pasaj içerisindeki söz akışından kolayca ayırt edebiliriz.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda anlaşılıyor ki “ملك melek”, “Kuvvet, yönetim gücü, elçi ve haber verici” demektir.

Kur’an’ı iyi anlayıp dini doğru yaşayabilmek için bu kavramın Kur’an’daki yer alışlarını iyi bilmemiz gerekmektedir.

Görüldüğü üzre melek sözcüğü iki farklı anlamlı kökten gelebilmektedir. Buna göre “üluk” kökünden anlamına göre “elçiler/haberciler”; “Melk” kökünden anlamına göre ise “yönetim güçleri” anlamına gelmektedir. Ne yazık ki bu ayırım yapılmadan Kur’an’daki “melek, melaike” sözcüklerinin hepsi aynı anlamda kabul edilmiştir. Halbuki konu akışı çerçevesinde bu ayırım yapılabilir. Yapılmalıdır da. Zira konu içerisinde bunlar farklı farklı anlamlar içermektedir.
Bizim konumuzu ilgilendiren yani Adem’e secde eden (boyun eğen) melekler ve secde etmeyen melek İblis konusundaki ayetlerdeki geçen “ملائكة melaike” sözcüğü “melk” kökünden türemedir ve anlamları “güçler” demektir.

f) İblis, Racim’dir, Marid’dir. (yukarıdaki açıklamaları hatırlayınız)

İlgili ayetleri biliyorsunuz. Burada tekrarın gereği yok. Şu unutulmamalıdır: İblis Rabbine boyun eğer, O’na yalvarır ondan dileklerde bulunur. Konu ettiğimiz ayetlerin pasajlarını bütün olarak okursanız bunları görürsünüz.

g) İblis insan var oldukça vardır insandan başka bir varlıkla ilişkisi yoktur..

Sad suresi ayet 79-81:

Dedi: “Rabbim, o halde insanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”
Buyurdu: “Peki, süre verilenlerdensin.
O bilinen güne kadar.”

A’raf suresi ayet14, 15:

Dedi: “İnsanların diriltileceği güne kadar bana süre ver.”
Buyurdu: “Süre verilenlerdensin.”

Ve benzeri ayetler.

h) İblis gökyüzüne çıkamaz. Gökyüzü ondan korunmuştur.

Hıcr suresi ayet 16-18 ve Saffat suresi ayet 6-10. Ayetler. Detay için Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar adlı yazımızı okuyunuz.
Şimdi düşünelim bakalım Kur’an’a dayalı bu ipuçlarını değerlendirirsek hangi yargıya varırız?
Yani, Gözükmeyen, insanların içinde (beyinlerinde) bulunan, sürekli vesevese veren, kıyamete kadar da bu işlevini sürdürecek olan, insandan başka bir varlıkla ilişkisi bulunmayan, insana boyun eğmeyen ve enerjiden yaratılmış olan bu güç nedir?

Bu soruya herkesin (özellikle de psikolojiden az da olsa anlayanların) verebileceği tek cevap vardır. Bu nitelikli tek güç, insanın DÜŞÜNME YETİSİDİR. (Buna mutlaka bir ad koyun; ne koyabilirseniz.)
“Düşünme Yetisi”, “Beynin indirect yaptığı bir tepkidir.” diye tanımlanır Psikoloji biliminde. Bu yeti canlılardan sadece insanda vardır. Diğer canlılarda yoktur. Fikir/düşünme yetisi endirect bir tepki olduğundan fikir ve Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler (üç boyutlu varlıklar) hakkında yapılabilir. Onun için, Allah`ın yarattığı varlıklar hakkında fikir ve tefekkür mümkündür. Fakat Allah`ın zatı hakkında tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez. Ahiret hayatı ile ilgili de fikir ve tefekkür yapılamaz. Ahiret; cennet ve cehennem ile ilgili Kur’an’daki anlatımlar örneklemedir, semboliktir (Ra’d suresi 35, İsra suresi âyet 60, Muhammed suresi âyet 15, İnsan suresi âyet 16). Uzayda (boşlukda) uzay ile fikir ve tefekkür mümkün değildir Hıcr suresi ayet 17.)

Yukarıda sıraladığımız Kur’an kaynaklı İblis’e ait özellikleri tek tek insandaki “düşünme yetisi”ne uygulayabiliriz.Yani Düşünme yetisi:
_ Göze gözükmez,
_ İnsanın zihninde sürekli vesvese verir
_ Sadece insana özgüdür, varlığı onun varlığına bağlıdır,
_ Marid’dir. İnsana secde etmez (insana boyun eğmez, insanın kontrolüne girmez),
_Enerjiden ibarettir (ateşten yaratılmıştır, madde halinde varlığı yoktur),
_ Bir güçtür (melektir).
_ Racimdir. (Ham düşünce üretenler, kuru kuru felsefe yapanlar, sevilmezler, dışlanırlar.)
_ Gökyüzü (uzay) ondan korunmuştur. Yani herhangibir varlığın olmadığı yerde işlev yapamaz.

Ana Britannica’da “düşünce” maddesinin karşısında yazan şu sözleri dikkate almakta yarar vardır:
“Psikanalize göre, ‘birincil süreç düşüncesi’ bilinç dışı ve sözcük ötesi bir süreçtir. Yani sözcüklerle simgeselleşmemiştir. Örneğin bir isteğin bir insanı baskı altında bırakması sözcüklere dökülemez. Bu düşünce türünde karşıtlar bir arada bulunabilir; böyle düşünce mantık kurallarına uymaz, zaman ve yer tanımaz, neden-sonuç bağıntısı taşımaz ve bütünüyle haz ilkesi doğrultusunda gerçeklikle bağıntısı olmayan bir biçimde gelişebilir. Oysa ‘ikincil süreç düşüncesi’ gerçeklik ilkesine bağlı olarak dış nesnelerin gerçekliğini gözetir, söze dökülür, dil ve mantık kurallarına uyum gösterir.” (Cilt: 11 s: 20)

Bu açıklamalardan anlıyoruz ki insan, kendisinde var olan akıl, irade, bellek, dikkat, merak, korku, düşünce gibi zihinsel melekleri (güçleri) arasında, sadece düşünce meleği (melekesi de denilebilir) üzerinde tam kontrole sahip değildir. Yani ‘birincil süreç düşüncesi’ adı verilen düşünme; bilinç dışı, insanın kontrol edemediği bir melektir.
İşte, iğvalarından Allah’a sığınmamız gereken Şeytan-ı Racim (İblis) budur.

Aşağıdaki ayetleri tetkik ederseniz de göreceksiniz ki Şeytan-ı Racim, insanın (bu insan peygamber de olsa) kendi içindedir.

Tekvir suresi ayet 19-27:

19- kuşkusuz bu, değerli bir elçi sözüdür;20- güçlü, Arş’ın Sahibi’nin yanında çok itibarlı, 21- itaat edilir, güvenilir.22- Arkadaşınızı cin çarpmış değildir.23- Andolsun o, O’nu açık ufukta gördü.24- O gayb hakkında cimri de değildir.25- Bu, kovulmuş şeytanın sözü değildir.26- Hâl böyleyken siz nereye gidiyorsunuz?27- Bu, âlemler için öğütten başka bir şey değildir,

Necm suresi ayet 3, 4:

“O, hevadan konuşmuyor.
O, kendisine vahyedilen bir vahydir.”

Hakka suresi ayet 38 – 47:

“Artık yok, yemin ederim gördüklerinize
ve görmediklerinize!
O (Kur’an), hiç şüphesiz şanlı bir elçinin sözüdür.
Ve o, bir şair sözü değildir. Siz pek az inanıyorsunuz!
Bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz!
Âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.
O, Bizim adımıza bazı lâflar uydurmaya kalkışsaydı,
elbette Biz onu, o yüzden yeminiyle yakalardık (kuvvetle tutar hıncını alırdık)!
Sonra da onun iliğini (can damarını) keser atardık.
O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.”

Eğer biz, bilinç dışı düşüncelerimizi şeytanî özelliklerden arındırabilir ya da onun esiri olmayıp kontrol edebilirsek, insanlığa yararlı olabiliriz. Bu düşünceleri arındırabilmenin, kontrol altına alabilmenin tek yolu ise; öncelikle Allah’a sığınmak ve sonra da bu düşünceleri Kur’an mizanında tartmaktır. Çünkü düşünce sürekli olarak kontrolsüz üremektedir ama bu düşüncelerin eyleme geçmesi ise insanın inisiyatifindedir.

Önemli not:

1- “Düşünme Yetisi”, İslam’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “Tefekkür” ile karıştırılmamalıdır. İkisi farklıdır. “Fikr” (Düşünce Yetisi” İslam’da kınanırken tefekkür emredilir, zorunlu görev haline getirilir. Detay “Tefekkür” adlı çalışmamızdadır.


Bu açıklamalarımızdan dolayı zihinlerde İblis’in sayısıyla ilgili ve İblis’in yaratıldığı boyut hakkında istifhamlar oluşacaktır. Onların izalesine gelince:
İblis ve Şeytan-ı Racim’i konu alan ayetler incelendiğinde ikisinin aynı şey olduğunu görürürüz. Hatta İblis’e Şeytan-ı Racim’den başka şeytan-ı Marid ve Hannas yaftalarının da vurulduğuna şahit oluruz.
Her insanın bir İblisi vardır ve herkesinki birbirinden farklıdır. İblis yukarıdaki yapılan açıklamalarda gördüğünüz gibi, tedbir alınmazsa, şerrinden Allah’a sığınılmazsa insanı dünyada ve ahirette felakete sürükler. Aşağıdaki ayete baktığınızda görüyoruz ki insanı felakete sürükleyen bu güç uzakta değil insanın kendi boynunda asılıdır.
İsra suresi ayet 13:
“Ve her insanın boynuna kendi kuşunu (ona kötülük ettirten gücünü) bağladık. …..”
Şu ayette de Şeytan-ı Racim “Küll” kelimesiyle birlikte kullanılmış böylece İblis’in yani Şeytan-ı Racim’in tek bir tane olmadığı açıklanmıştır.
Hıcr suresi ayet 17:
“Ve biz onu Şeytan-ı Racim’in hepisinden koruduk.”

Bir tek İblis’in ilk insandan son insana kadar yeryüzüne gelmiş, geçmiş ve gelecek herkesi etkilemesini kabullenmek İblis’e Allah’a ait nitelikleri vermek olur. Ki bu, eski İranlıların inançları doğrultusunda bir kabul olur. Eski İranlılar iki tane ilah’ın varlığına inanırlardı. Birine iyilik tanrısı Yezdan; ötekine de kötülük tanrısı Ehremen (şeytan) derlerdi.

İblis bizim yaşadığımız evrenin bir parçasıdır. Yani üç boyutlu alemdendir. İnsanın ayrılmaz bir parçasıdır. Aksi bir durum Allah’ın adaletine uygun düşmezdi. Kimse hissedemeyeceği tedbir alamayacağı başka bir boyuttan bir yaratık ile başetme imkanına sahip değildir. Böyle bir yaratığın insanlara musallat edilmesi adil bir davranış olmazdı. Hem de bu sünnetüllah’a aykırı olurdu. “Allah hiç kimseye gücünün üstünde yükümlülük vermez (Bakara 233, 286; En’am 252; A’raf 42; Mü’minun 62; Talak 7).”
Kafirler kendilerine peygamber olarak bir melek gönderilmesini istemişler Rabbimiz de onların beklentilerine şöyle cevap vermiştir.
İsra suresi ayet 95:
“De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”
Evet Peygamber bile insana aynı boyuttaki varlıklardan gönderilmektedir. Zira farklı bir boyutun yaratığı ile iletişim söz konusu edilemez.

İblise Niçin mühlet verilmiştir:

İblis’in yaratılmasında ve İblis’e kıyamete kadar süre verilmesinde birçok hikmet ve yarar vardır. İblise süre verilmesini konu eden âyetlere dikkat ederseniz İblis “Beni azdırmanın karşılığında yemin ederim ki, onları saptırmak için senin dosdoğru yolun üzerine kurulacağım. Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın. Rabbim! Beni azdırmana/saptırmana karşılık, kesinlikle ben yeryüzünde onlar için mutlaka süslemeler yapacağım ve onların tümünü kesinlikle azdıracağım. Yemin olsun, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, onun soyunu, pek azı hariç, hükmüm altına alacağım.” demektedir. Yani İblis insanlara dünyayı sevdirecektir; ihtiraslar, tutkular oluşturacaktır. Bu tutkular sayesinde de mücadele, yarışma, bir ötekinden üstün olma gayret ve çabaları artacaktır. Hayatın Allah’ın koyduğu ölçülere uygun sürmesi ve sorumlu insanların sınanması için böyle alternatif bir gücün, enerjinin insanın içinde olması lazımdır. İnsan bu güç/enerji sayesinde seçici olacaktır. Robtluktamn kurtulacaktır. Yani bu güç sayesinde dilerse kimanı ve taatı dilerse küfür ve isyanı seçebilecektir. Kişilerin İblis sayesindeki seçiciliği sonucunda Rabbimizin üstünlük ifade eden Kahhâr, Müntekîm, Adl, Dâll, Şedidü`l-ikâb, Serîul`-hisâb, Hâfid, Rafi`, Muizz, Müzill isim ve sıfatları, hıfz, afv, mağrifet, rahmet, günahları örtme ve bağışlama gibi yücelik sıfatları tecelli edecektir. Onun için İblis yaratılmış ve kendisine böyle bir mehil verilmiştir.






Bu açıklamalardan “şeytanın cennette Adem ve eşini nasıl kandırmış olabileceği yani şeytanın cennette ne işinin olduğu, secde Allah’tan başkasına yapılamazken bizzat Allah’ın melekleri Adem’e secdeye zorlaması, meleklerin Adem’e, dinden çıkmadan, müşrik olmadan nasıl secde ettikleri, ” konularında ön bilgiye sahip olmuş olduk. Ayrıca Adem’e secde eden meleklerin, Düşünce yetisi dışındaki enerjik güçler ve doğadaki canlı cansız tüm güçler olduğunu da vurgulayalım. Ve ilginç bir örnekle mevzuyu kapatalım. Bakara suresinin 248. ayetinde yük taşıyan manda, öküz, eşek, katır gibi hayvanlar “ملائكة melaike” olarak ifade edilmiştir.






http://istekuran.com/index.php?page=8c3bb2e15d9fc663f0e0522ef168dc9a&id=7

CİN

CİNN KAVRAMI ve KUR’AN’DA CİNN


“Cinn” kavramı, “şeytan”, “İblis”, “melek” kavramları gibi muhtemelen tarih öncesinden itibaren insanların yaşamları içine girmiş kavramlardan biri olup, yine bu kavramlar gibi tüm dinlerde önemli bir yere sahip olmuştur. Ne var ki bu kavramların halk kültüründe edindiği yer, ilkel toplumların yaşadıkları ilkel koşullar içinde zihinlerinde oluşturdukları vehim ve kuruntulara dayalı inançların etkisinden kurtulamamıştır. Bugün de hâlâ, ilkel toplumlardan gelme yanlış anlayış ve inanışlar devam etmekte ve işin kötüsü bunlar dine fatura edilmektedir. Bizi ilgilendiren husus da budur. Biz, dinimizin saf, halis, Allah’a ait bir din olarak yaşanmasından yana olduğumuz için bu kavramları, içlerine yuvalanmış batıl inanç ve hurafelerden temizlemeyi bir görev olarak addetmekteyiz.
Halk kültürüne göre cinn; “insan gibi yiyip içen, üreyen, inanan, bazen ehil insanlarca işçi gibi çalıştırılan, olağan üstü güç ve bilgilere sahip, insanları çarpan, istediklerine zarar veren, erdirici yüksek değerler ilham eden gizli destekçi güç, görünmeyen yaratık”tır.
Bu anlayış doğrultusunda halk arasında, psikolojik rahatsızlıklara uğramışlara, yüz felci olmuşlara… cinn çarpmış, cin uğramış (uğrak olmuş) denmektedir. Eski dönemlerde ise başarılı, çalışkan zanaatkârlara, şairlere, kâhinlere hatta peygamberlere de “mecnun (cinlenmiş)” denirdi. Bundan maksat, onların delirmiş olduklarını anlatmak değil, cinler (görünmez varlıklar) tarafından desteklendiklerini, yardım gördüklerini ifade etmekti.
Günümüzde cinn kavramını doğru olarak öğrenebilmek için yapılacak ilk hareket, bu konuda şimdiye kadar bilinen ve halk arasında yaygın, kulaktan duyma anlayışın bir tarafa bırakılması olmalıdır.

“Cinn” sözcüğü, “cenn” kökünden türemiş bir sözcük olup sözcüğünün asıl anlamı, “bir şeyi duyulardan saklamak”tır. “Cennehülleylü (gece onu örttü)”, “ecennehü (onu örttürdü)”, “cenne aleyhi (üzerine örttü)” şekillerinde kullanılır. Nitekim Kur’an’da İbrahim peygamberi konu alan bir pasajda “fellema cenne aleyhilleylü (ne zaman ki gece kendisini sakladı, iyice karanlık çöktü)” diye yer almıştır (En’âm; 76).
Aşağıdaki sözcükler de “cnn” kökünden türemiştir.
Cennet: “Toprağı ağaç yapraklarıyla saklanmış yer” demektir.
Cinnet: “aklı, fikri saklanmak, delirmek” demektir.
Cenin: “ana karnında saklandığı için bu adı almıştır.
Cünnet: Kalkan; kişiyi oktan mızraktan sakladığı için bu ad verilmiştir.

“Cinn” sözcüğü bütün eski ve yeni sözlüklerde “İnsanın beş duyusuyla kavrayamadığı, algılanamayan, ama somut veya soyut, varlığı kesin olan güçler” olarak yer alır.
Sözlüklerdeki bu tarife göre melek ve şeytan terimleri de cinn kavramı kapsamına girmektedirler. Yani her melek ve şeytan cinndir, ama her cinn şeytan veya melek değildir.
Kur’an’dan ve eski kaynaklardan yaptığımız tespitlere göre “cinn” sözcüğü çok kapsamlı olarak kullanılmaktadır. Nitekim Araplar yavaş hareket ettiği için hareketi gözle izlenemeyen küçük bir yılan türüne “cann” derler. Cann sözcüğü bu anlamıyla Kur’an’da iki yerde; Kasas suresinin 31. ve Neml suresinin 10. ayetlerinde, Musa peygamberin asası ile ilgili olarak kullanılmıştır. Ayrıca “cinn” sözcüğü Kur’an’da “cinnet” kalıbıyla da yer almıştır.
“Cinn” sözcüğü, anlam olarak “insan” sözcüğünün karşıtıdır. Bu sebeple “cinn” sözcüğünü daha iyi anlamak için karşıtı olan “ins, insan” sözcüklerinin de bilinmesinde yarar vardır.

İns, İnsan:

Sözcük anlamı; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demek olan “insan” sözcüğü, “fi’liyan” kalıbında olup “ens” sözcüğünden türemiştir. “İnsan” sözcüğünün aslı “insiyan” sözcüğüdür.
Sözcük, anlam olarak evrendeki tüm görünen (cisimli) varlıkları kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmiştir. Bunun nedeni, insanın yaratılış itibariyle ünsiyete muhtaç, yani sosyal bir varlık olmasıdır.
İbn-i Abbas gibi bazı tefsirciler “insan” sözcüğünün “nisyan” sözcüğünden türemiş olduğunu ve insanın verdiği sözleri unuttuğu için bu isimle isimlenmiş olduğunu söylemiş olsalar da bu görüş hem dil bilimcileri tarafından itibar görmemiştir hem de Kur’an’daki kullanıma ters düşmektedir.
Sözcük anlamı itibariyle birbirinin karşıtı olan cinn ve insanın, varlık olarak da yaradılıştan gelen bir karşıtlık içinde olduklarının bize Kur’an göstermektedir:

İnsan ve cinnin yaratılışı:

Rahman; 14 – 15: O, insanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan (değişken
maddeden) yarattı.

Ve cannı ateşin dumansızından (enerjiden) yarattı.

Hicr; 26 – 27: Ve hiç kuşkusuz biz, insanı (görünen, bilinen varlıkları)
çınlayan kilden, işlenebilen çamurdan (halden hale giren maddeden)
yarattık.

Ve cannı daha önce, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir
esintinin ateşinden (engel tanımayan enerjiden) yaratmıştık.

Ayetler, insanın, “pişmiş çamur, kuru balçık, çınlayan kil, işenebilir çamurdan” yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler, “madde”nin halden hale girmesini çağrıştırmakta olup, insanın genel anlamda maddeden yaratıldığını anlatmaktadır. Cannın, “ateşin dumansızından, en ince delikten bile geçebilen yakıcı bir esintinin ateşinden” yaratıldığını söyleyen bu ifadeler ise, daha ilk bakışta akla “enerji”yi getirmektedir.
Öyleyse “cann ateşten yaratılmıştır” demek; “elektrik, manyetik dalgalar, ışın gibi gözükmez güçler enerjiden yaratılmıştır” demektir. “İnsan topraktan yaratılmıştır” demek de; “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran cisimli varlıklar maddeden yaratılmıştır” demektir.




Kur’an’da cinn:

“Cinn” sözcüğü Kur’an’da; melekler için, İblis için ve kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılmıştır:

1 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da melekler için kullanılışı:

Saffât; 158: Onlar, Allah ile cinler arasında bir soy bağı (nesep) kurdular.
Oysa ant olsun, cinler de onların gerçekten hazır bulundurulacaklarını
bilmişlerdir.

En’âm; 100: Ve Cinleri Allah’a ortak koştular. Oysa onları da O yaratmıştır.
Bir de bilgisizce O’na oğullar ve kızlar yakıştırdılar.
O ise nitelendirdikleri şeylerden yücedir /uzaktır.

Sebe; 41: Melekler derler ki: “Sen yücesin, bizim velimiz sensin, onlar değil.
Hayır, onlar cinlere tapmaktaydı ve çoğu onlara iman etmişlerdi.

Bu üç ayette “cinler” sözcüğü ile kastedilen “melekler”dir. Çünkü biz, Nahl; 57, Necm; 21, Saffat; 149, 153, Zühruf; 16, Tur; 39 ayetlerinden biliyoruz ki müşrikler, Allah ile melekler arasında soy bağı kurmuşlar, Allah’ın kızları olarak melekleri görmüşler ve Allah yerine meleklere tapmışlardır. Yani Kur’an, Allah’a ortak koşulan melekleri, Saffat; 158, En’âm; 100 ve Sebe; 41’de “cinn” olarak ifade etmiştir.

2 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da İblis için kullanılışı:

Kehf; 50: Hani biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında
hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düş-
tü. Şimdi siz, benim astımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyor-
sunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir de-
ğiştirmedir bu!

“İblis” konusunda ayrı bir çalışmamız olduğu için burada detaya girilmemiştir.

3 – Cinn sözcüğünün Kur’an’da kendileri görülse de kimlikleri açıkça belli olmayan kişiler için kullanılışı:

Bu başlık altında topladığımız cinnler ya da kişiler için Kur’an’da üç örnek mevcuttur:

a) Süleyman peygamberin cinleri:

Sebe; 12 – 14 : Süleyman için de sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan
rüzgârı boyun eğdirdik; erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun
eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan bir kısım cinler de vardı.
Onlardan kim bizim emrimizden çıkıp sapacak olsa, ona çılgın ateşin a-
zabından tattırırdık.

Ona dilediği şekilde kaleler/ mihraplar, heykeller/ manzara resimleri/
güzel motifler, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen
kazanlar yaparlardı. “Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın.” Kullarımdan
şükretmekte olanlar azdır.

Böylece onun ölümünü gerçekleştirdiğimiz zaman, ölümünü, onlara asa-
sını yemekte olan bir ağaç kurdundan başkası haber vermedi. Artık o,
yere yıkılıp düşünce, açıkça ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı
(Süleyman’ın öldüğünü) bilmiş olsalardı böylesine aşağılayıcı bir azap
içinde kalıp yaşamazlardı.

Neml; 39: Cinlerden İfrit: “Sen makamından kalkmadan önce, ben onu sana
getiririm, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahi-
bim.” dedi.


Görüldüğü gibi bu âyetlerde Süleyman Peygamberin emrinde çalışan, ona zoraki hizmet eden Cinnlerden bahsedilmektedir. Ve bunların hünerli zanaatkâr kimseler olduğu açıklanmaktadır.
Süleyman peygamberin emrine verilen bu cinlerin kim olduklarını anlamak için, eldeki tarihî bilgilerin değerlendirilmesi gerekir. Süleyman peygamber, Yakup peygamberin soyundan gelen bir Beniisrail peygamberi olup, Davut peygamberin oğlu ve ülkesi İsrail’in hükümdarı idi (M.Ö. 10. yy ortaları). Süleyman peygamber hakkındaki bilgilerin hemen hemen tamamı, Ana Britannica ansiklopedisinin de belirttiği gibi (Cilt: 28, s: 434), Eski Ahit’ten kaynaklandığı için, bu bilgileri Tevrat’ın 1. Krallar ve 11. Tarihler bölümlerinden almayı daha uygun buluyor ve 11. Tarihler, bölümünün 11. Bab’ını aynen aktarmayı uygun buluyoruz:

“VE Süleyman RABBiN ismine bir ev, ve kendi krallığı için bir ev yap­maya niyet etti. 2Ve Süleyman yük ta­şıyan yetmiş bin adam, ve dağlarda taş kesen seksen bin adam, ve onların üze­rinde iş başı olan üç bin altı yüz adam saydı. 3Ve Süleyman Sur kralı Hurama gönderip dedi: “Babam Davuda yaptığın gibi, ve içinde oturmak için kendisine ev yapsın diye ona erz ağaç1arı gönder­diğin gibi, bana da öyle yap. 4İste, ben Allah’a tahsis edeyim, ve onun önünde hoş kokulu buhur yakayım diye, Allah’ım RABBİN ismine bir ev yapacağım; ve o daimi huzur ekmeği için, ve sabah akşam, Sebtlerde, ve ay başlarında ve Allahı’mız RABBiN belli bay­ramlarında yakılan takdimeler için ola­caktır. Bunlar İsrail üzerine ebedi kanundur. 5Ve yapmak üzere olduğum ev büyüktür, çünkü Allahımız bütün ilah­lardan büyüktür. 6Ve kimin kudreti var ki, ona bir ev yapsın? Çünkü gök ve göklerin göğü onu alamaz. Ve ben ki­mim ki, ona bir ev yapayım? Ancak onun önünde buhur yakmak için yapıyo­rum. 7Ve şimdi, babam Davud’un hazır­lamış olduğu Yahuda’da ve Yeruşalim’­de yanımda bulunan hünerli adamlarla beraber olmak üzere bana bir adam gönder, altın, ve gümüş, ve tunç, ve demir. ve erguvani, ve kırmızı, ve lacivert işlerinde hünerli olsun, ve her türlü oyma işlerini oyabilsin. 8Ve bana Libnan’dan erz ağacı, ve servi, ve sandal ağacı gön­der: çünkü bilirim ki, senin kulların Libnan’dan kereste kesmeği bilirler. 9Ve iste. bana bol kereste hazırlasınlar diye kullarım senin kullarınla beraber ola­caklar: çünkü yapacağım ev büyük ve şaşılacak bir şey olacaktır. 10Ve iste, se­nin kullarına, kereste kesenlere, yirmi bin ölçek dövülmüş buğday, ve yirmi bin ölçek arpa, ve yirmi bin bata şarap, ve yirmi bin bat zeytin yağı veririm.
11Ve Sur kralı Huram, Süleyman’a gönderdiği yazı ile cevap verdi: RAB kavmini sevdiği için seni onların üzerine kral etti. 12Ve Huram dedi: RAB için bir ev, ve kendi kra1lığı için bir ev yapacak olan basiret ve anlayış sahibi akıllı bir oğlu kral Davud’a veren, Göğü ve yeri yaratan RAB, İsrail’in Allah’ı mübarek olsun. 13Ve iste, senin hünerli adamlarınla ve baban efendim Davud’un hünerli adamları ile beraber kendisine bir yer verilsin diye, hüner ve an1ayış sahibi bir adamı, benim Huram Babayı gönderdim. 14Dan kızlarından bir kadı­nın oğludur, ve babası Surlu bir adamdı; altın, ve gümüş, tunç, demir, taç, ve kereste, erguvani, lacivert, ve ince keten, ve kırmızı işlemede, ve her çeşit oyma işinde, ve her çeşit icatta hünerlidir. 15Ve efendimin söy1emiş olduğu buğdayı ve arpayı, zeytin yağını ve şarabi kullarına göndersin; 16ve sana lazım olduğu kadar Libnan’dan kereste keseriz; ve onu sallarla denizden Yafa’ya kadar sana getiririz ve sen onu Yerüşa1ime çıkarırsın.
17Ve Süleyman, babası Davud’un İsrail diyarında olan bütün garipleri saydığı sayıdan sonra onları saydı; ve yüz elli üç bin altı yüz kişi bulundular. 18Ve onlardan yük taşıyan yetmiş bin, ve dağlarda taş kesen seksen bin, ve kavmi işletmek için iş başi olarak üç bin altı yüz kişi koydu. ”

Yukarıdaki bilgilere göre, Süleyman peygamberin hizmetinde bulunanlar, halk kültüründeki cinler değil, Süleyman peygamberin babası Davut peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Hurram Baba ile emrindeki hünerli kişilerdir.
Yani, burada da görmekteyiz ki Cinn sözcüğü, başka ülkelerden getirilmiş hünerli zanaatkâr yabancı işçiler için kullanılmıştır.

b) Peygamberimizi dinleyen cinler:

Ahkâf; 29 – 32 : Hani cinlerden birkaçını, Kur’an dinlemek üzere sana yönelt-
miştik. Böylece onun huzuruna geldikleri zaman, dediler ki: “Kulak ve-
rin;” sonra bitirilince de kendi kavimlerine uyarıcılar olarak döndüler.

Dediler ki: “Ey kavmimiz, gerçekten biz, Musa’dan sonra indirilen, ken-
dinden öncekileri doğrulayan bir kitap dinledik; hakka ve dosdoğru olan
yola yöneltip iletmektedir.

Ey kavmimiz, Allah’a davet edene icabet edin ve ona iman edin; günah-
larınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.”

Kim Allah’a davet edene icabet etmezse, artık o, yeryüzünde Allah’ı a-
ciz bırakacak değildir ve onun O’ndan başka velileri de yoktur. İşte onlar
apaçık bir sapıklık içindedirler.

Buradaki anlatım aşağıda göreceğiniz gibi Cinn suresinde de yer almıştır.

Cinn; 1 – 14: De ki, “Bana gerçekten şu vahyolundu: Cinnlerden bir grup din-
leyip de şöyle demişler: ‘Doğrusu biz hayranlık veren bir Kur’an dinle-
dik.

O, gerçeğe ve doğruya yöneltip iletiyor. Bu yüzden biz ona iman ettik.
Bundan böyle Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.

Elbette bizim Rabbimizin şanı yücedir. O, ne bir eş edinmiştir, ne de bir
çocuk.

Doğrusu şu: Bizim beyinsizlerimiz, Allah’a karşı bir sürü saçma şeyler
söylemişler.

Halbuki biz, ins ve cinin (hiçbir kimsenin) Allah’a karşı asla yalan söy-
lemeyeceklerini zannediyorduk.

Bir de şu gerçek var: İnsten bazı kimseler cinden bazı kimselere sığınır-
lardı. Öyle ki, onların azgınlıklarını artırırlardı.

Ve onlar, sizin de sandığınız gibi Allah’ın hiç kimseyi kesin olarak di-
riltmeyeceğini sanmışlardı.

Doğrusu biz göğü yokladık (falcılığı denedik); fakat onu güçlü koruyu-
cular ve şihap/ ateş alevleri, göz kamaştıran parıltılar, yakıcı ışınlarla
kaplı bulduk.

Oysa gerçekte biz, dinlemek için onun oturma yerlerinde otururduk. Ama
şimdi kim dinleyecek olsa hemen kendisini izleyen bir şihap bulur.

Doğrusu bilmiyoruz; yeryüzünde olanlara bir kötülük mü istendi, yoksa
Rableri kendileri için bir hayır mı diledi.

Gerçek şu ki, bizden salih olanlar da vardır ve bunun dışında olanlar da.
Biz türlü türlü yolların fırkaları olmuşuz.

Biz şüphesiz, Allah’ı yeryüzünde asla aciz bırakamayacağımızı, kaçmak
suretiyle de onu hiçbir şekilde aciz bırakamayacağımızı anladık.

Elbette biz, o yol gösterici Kur’an’ı işitince, ona iman ettik. Artık kim
Rabbine iman ederse, o ne eksileceğinden korkar ve ne de haksızlığa uğ-
rayacağından.

Ve elbette bizden Müslüman olanlar da var, zulmedenler de. İşte Allah’a
teslim olanlar, artık onlar gerçeği ve doğruyu bulmuş olanlardır.’”

Bu iki ayet grubunda nefer bir sayıda (üç ile on arası) oldukları bildirilen cinnler, tüm tefsirlerde ve tarih kitaplarında ittifakla belirtildiği gibi, Nusaybin’den veya Yesrib’ten (Medine’den), kimliklerini açığa vurmadan peygamberimizin yanına gizlice gelip Kur’an dinleyen ve imana gelen, sonra da kavimlerini uyarmak için geri dönen Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerdir. “Cinn Gecesi Hadisi” olarak şöhret bulmuş olan bir rivayete göre de bu cinnler, peygamberimizle birlikte ateş yakmışlar, yemek yemişler ve peygamberimiz de cinnlerin izlerini başkalarına göstermiştir.

c) Cinlerin bahsettiği cinler:

Yukarıda mealini verdiğimiz Cinn suresine ait ayetler, peygamberimizi dinleyen cinlerin memleketlerine dönüp kavimlerine anlattıklarının, Rabbimiz tarafından peygamberimize gayb haberi olarak bildirilmesidir. Dolayısıyla ayetlerdeki konuşmalar, cinlerin konuşmalarıdır. Dikkat edilirse bu konuşmalar esnasında 6. ayette, konuşan cinn, kendilerini insan olarak niteleyip başkalarına “cinn” demektedir.
“İns” sözcüğünün; “tanınıp, bilinen”, “cinn” sözcüğünün de; “tanınmayan, yabancı” olan anlamlarını yerine koyduğumuzda, ayet, gayet mantıklı, anlaşılır şekilde şöyle çevrilebilir:

Cinn; 6: … İnsten (bizim tanıyıp bildiklerimizden) bazı kimseler, cinnden (tanımadığımız yabancılardan) bazı kimselere sığınırlardı. …

Bu ayette Nusaybin’li veya Yesrib’li (Medine’li) Yahudilerin sözünü ettiği cinnler, bize göre, peygamberimiz aleyhinde propaganda yapmak için Nusaybin’e veya Yesrib’e (Medine’ye) gelmiş Mekke’li ajanlardır.


İns ve cinn kalıbı:

Cinn konusu kapsamı içerisinde, hassas ve Kur’an’ı doğru anlamak için çok önemli bulduğumuz bir nokta da; “ins” ve “cinn” sözcüklerinin bir arada “ins ve cinn (ins-cinn)” takım (kalıp) halinde kullanılışıdır. Bu kullanılış genellikle “İnsanlar ve Cinler” olarak çevrilmektedir. Halbuki bu tarz kalıp ifadelerde, sözcüklerin anlamı farklılaşmakta, başkalaşmakta ve zenginleşmektedir.
Bu durumu Kur’an’dan örnek vererek açıklamakta yarar vardır:

- Mağrib (batı) ve meşrik (doğu) sözcükleri, “batı-doğu” şeklinde söylendiklerinde anlam sadece iki yönü ifade etmeyip tüm yönleri içine alır. Örnek olarak Müzzemmil suresinin 9. ayetindeki “Rabbulmeşrigı velmağribi (doğunun, batının Rabbi)” ifadesi sadece doğu ile batıyı anlatmayıp tüm yönleri ve mekânları ifade etmektedir. Yani “Allah her yerin Rabbidir” demektir. Bu sözcükler ile ilgili diğer örnekler şunlardır: Nur; 35, Bakara; 115, 142, 177, Şuara; 28, Rahman; 17.

- Dünya ve ahiret sözcükleri beraber söylendikleri zaman “her yerde ve her zaman” anlamını ifade eder. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri şunlardır: Bakara; 217, 220, Âl-i Imran; 22, 45, 56, Nisa; 134, Tövbe; 69, 74, Yunus; 64, Yusuf; 101, Hacc; 14, Nur; 14, 19, 23 ve Ahzab; 57.

- Yaş, kuru sözcükleri beraberce kullanıldıkları zaman “ her ne varsa, her şey” anlamını içerir. Örneğin En’âm suresinin 59. ayetindeki “… Yaş ve kuru hiçbir şey yok ki, apaçık bir kitapta bulunmasın.” ifadesi sadece yaşı ve kuruyu ifade etmeyip “her ne varsa canlı-cansız hepsini” ifade etmektedir.

- Sabah, akşam sözcükleri de Kur’an’da farklı ifadelerle sıkça yer almakta ve “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu sözcükler ile ilgili Kur’an ayetleri de şunlardır: A’râf; 205, Ra’d; 15, Nur; 36, Mümin; 46, 55, En’âm; 52, Kehf; 28, Meryem; 11, 62, Fetih; 9, Furkan; 5, Ahzab; 42, İnsan; 25, Âl-i Imran; 41.

İki zıt anlamlı sözcüğün bir arada takım halinde söylenişi ile takımın yeni bir anlam kazanması sadece Arapça için söz konusu olmayıp, dünyanın tüm dillerinde mevcuttur:

- Türkçe’de:
Sağ, sol sözcükleriyle oluşturulan “sağda-solda” kalıbı; “her yerde” anlamına gelir.
İleri, geri sözcüklerinden oluşturulan “ileri-geri konuşma, söz söyleme” kalıbı; “yersiz, yakışıksız konuşma, söz söyleme” anlamına gelir.
Sabah, akşam sözcükleriyle “sabah-akşam” kalıbı aynı Arapça’daki gibi; “daima, her zaman” anlamına gelir.

- Japonca’da:
Doğu, batı sözcüklerinden oluşturulan “doğu-batı” kalıbı ile kuzey, güney sözcüklerinden oluşan “kuzey-güney” kalıbı; “bütün ülke, Japonya” anlamına gelir.
İyi, kötü sözcüklerinden oluşturulan “iyi-kötü” kalıbı; “doğadaki denge” anlamına gelir.
Gelmek, gitmek sözcüklerinden oluşturulan “geliş-gidiş” kalıbı; “dolaşmak” anlamına gelir.

- İngilizce’de:

- Fransızca’da:

- İtalyanca’da:

Konumuz olan “ins ve cinn” kalıbında da durum aynıdır. “Cinn” ve “ins” sözcüklerinin her birinin anlamını yukarıda açıklamıştık. Bu sözcüklerin birlikte oluşturdukları kalıp ise; “gördüğünüz, görmediğiniz; bildiğiniz, bilmediğiniz; tanıdığınız, tanımadığınız: herkes” anlamına gelir:

Zariyat; 56: Ben, cinn ve insi (herkesi) yalnızca, bana ibadet/ kulluk etsinler
diye yarattım.

İsra; 88: De ki: “İns ve cinn (herkes) bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak
için bir araya gelseler ve birbirlerine yardımcı olsalar, yine de, onun
benzerini, ortaya koyamazlar.”

Cinn; 5: “Oysa biz, insanların ve cinlerin (herkesin) Allah’a karşı asla yalan
söylemeyeceklerini sanmıştık.”

Rahman; 33: Ey cinn ve ins toplulukları, eğer göklerin ve yerin bucaklarından
aşıp geçmeye güç yetirebilirseniz, hemen aşın; ancak sultan/ üstün bir
güç olmadan aşamazsınız.

Rahman; 56: Orada daha önce ins ve cinn (hiç kimse) dokunmamış (elle ve
gözle değinilmemiş), bakışlarını eşine dikmiş eşler vardır.

Bu konuyla ilgili Kur’an’daki diğer örnekler şunlardır: En’âm; 112, 130, A’râf; 38, 179, Fussilet; 25, 29, Ahkâf; 18, Neml; 17, Rahman; 39, 74, Nas; 6, Hud.

21 Nisan 2008 Pazartesi

VAHDETİVÜCUD

Vahdet-i Vücûd İnancı

Celaleddin Vatandaş

Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir ko­nu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inanç­tır.

Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucunda özel­likle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslü-manlar arasında tanınmasına imkân sağlar.

Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfîlerce düşünce ve inançlarını izahta yardım­cı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye baş­lı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece yaratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür.-Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldumu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez.

Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış bi­çimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının doğu­şunda önemli bir safhayı teşkil eder.

Eğer "Ben" yoksa, o zaman diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyle­ri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önceki say­fada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir.

Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıklarından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen gerçekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefî birikimleri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefî bir sistem doğar; bu Vahdet-i Vücûd inancıdır, İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik anlamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde tasavvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde et­me imkânı kazanır.

Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir.(59) Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir.

Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), lbnu'l Farız (632/1235), Tîlimsanî ( ) gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bu­lunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm'e göre de "Allah'ın âlem­den ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur."60

Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılık­lar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisi­nin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nedeniyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlıştır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulunamaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği dü­şüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa göre değil, doğruya gö­re bir anlam ifade eder.

Birşey, doğru olandan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni; Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğunu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır.61

Bu du­rumda olanlar Fena ve Hulûl’la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bu­nunla hululü kasdetmiyorlar(dı)" diyerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişilerle benzer tavır içerisindedirler.

Kraldan çok kralcı kesilme eğilimi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılardan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz.

O, kitap­larında ısrarlı bir şekilde Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığı­nı açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(I) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefi bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inancına gelince) şudur bu doktrinin esasları, Allah kâinat karşı­sında mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bü­tünüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır."62

Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un: Pateizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna göre, Vahdet-i Vucûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir.

Halbuki la ilahe illâllah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gereken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur.

Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraftarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, ilk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinde Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz.

O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabilmesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ay­rı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlıştır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır.

Nazmî Efendi'ye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek de büyük yanlıştır, Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yoktur. Varolan sadece Allah'tır. An­cak bunu ise cahiller değil sadece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler."

Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;

Arkadaş,dost, yoldaş,
Hepsi O,
Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de
Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,
Hep O;
Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde
Vallahi hep O!
Tallahi hep O! 64

Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inan­cı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli in­celenmesinde yarar vardır.

İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancı­nın doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler.

Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."65

Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir,"66

O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır;

"Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5)
Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10)
Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür, (s: 19)
O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25)
Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir.. .Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52)
Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54).
Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55).
Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62)
Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66)
Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74).
Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75).
İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76).
Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81).
Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94)
Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95).
Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105).
Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109).
Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111).
Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116).
O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ).
Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156).
Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164).
Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)...
Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)...

Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla baş­lamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebilecekle­rini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade et­tikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık.

Tevhid hakikati­nin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı in­sanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır.

Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dı­şında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan ha­yali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir.

Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir var­lıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır;

"Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini so­rarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini so­rarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Al­lah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etme­diğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tav­sif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tav­sif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların iba­det ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet etti­ğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben si­zin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur."67

DİPNOTLAR

1- Teymiye, 4/61,62

2- el-Alim, 40

3- el-Fıkhu'l Ekber, 70

4- Medinetü'l Fazıla, 66,67; Ayrıca bkz. İslâm felsefesi,62; Teymiye, 2/119; Cerrahoğlu,2/39; Çubukçu, 52; Uludağ, 22; Farabî,l/68

5- Garaudy, 115-118

6- Faslu'l Makal, 164

7- Farabî ve Düşüncesi, 278-279; O'lear, 83; Hitti, 3/921,929; islâm Tedkikler, 52; Fahrî, 62,136; Düşünce, 107, Üç Bilgi 30,35; islâm Tarihi, 4/333,334; Kırca, 44; Kozmoloji, 212; islamcılık (l.Hakkı Imirli'den) 2/125,127; islâm Düşünürleri, 14; Çubukçu, 143

8- Fazlu'l Makal, 107

9- Uludağ, 225; Farabi, 1/68; Medinetü'l Fazıla, 91-94.

10- Müslüman toplumunun üyeleri olduları için benimsedikleri veya Kültür İslâmı'nın mensuplarınca atfedilen "müsüman" sıfatları gereği bu filozofların Al­lah inancını konumuz gereği araştırma zorunlu olmuştur. Çünkü, onlar, Tevhid hakikatinin insanlar tarafından anlaşan boyutundaki bozulma ve değişiklikle­rin önemli nedenleri arasında yer alırlr. Eğer böylesi bir etkileri olmasa idi, on­ların düşünce ve inançlarını dikkate almanın hiç gereği olmayacaktı.

11- İslâm Tarihi, 6/248; Ayrıca bu hayranlığın varyantları olarak bkz; Fahri, 226; Corbin, 237.

12- İslâm felsefesi, 59; Fazlurrahman, 235; Arabî, 1/54; Tehafut, 185-211 Farabl'yi bu özelliği için özellikle araştırmak gereksizdir, örneğin Medinetül Fazıla'sı dahi onun bu özelliğini göstermede oldukça yeterlidir. Bu kitabını dik­kate alarak islâm dışı düşüncelerini gösterecek olursak;
Evrenin yoktan varolduğunu (yaratıldığını) reddetmesi: 15-19,34-43 Olağanüstü akla sahip olanların ve filozofların tekrar dirileceği, diğer insanların dirilmeyeceği inancı: 83-90
Yaratışta aracı olan aracı tanrılar inancı (melekler olarak açığa çıkar):20-22
İnsanın, fiillerinin yaratıcısı olduğu inancı: 57-61
Felsefenin dine, filozofun peygambere üstün olduğu inancı: 57-68,77,61-68,91-94

13- Medinetü'l Fazıla, 1-14

14- "Tevhid inancını savunan kimseler gruplara ve kısımlara ayrılmışlardır. Bunlar­dan her bir grup kendi batılını tevhid darak adlandırmıştır. Mesâla, Aristo'yu, Ibn Sina'yı, Nâsirûddîn Tûsî'yi izleyenlere göre tevhid, sıfat ve mahiyetten soyut­lanmış bir varlığın isbatı (kabulü)dır. Halbuki bu, mutlak varlıktır. Mahiyetler­den hiç bir şey kendine arz olunmaz. Kendisiyle hiç bir vasıf kabul olunmaz. Herhangi bir na't (sıfat) ile sınırlandırılaıaz. Aksine onun tüm sıfatları selbî ve izafidirler, işte bunların savunduğu tevhid ilhaddır, inkârdır, küfür ve dinsizlik­tir." (Medaric, 3/401)

15- Atay, 126,153; Fazlu'l Makal (Uludağ not),127; İslâm Felsefesi, 61,105; Farabi, 1/54; İnsan, 49; Felsefe Kültürü, 5-11
Farabi ve Ibn Sina'yı Aristo'nun fikirlerine sadakatle bağlı kalmadıkları ve bu nedenle Aristo'nun fikirlerini tahrif ettiklerini ileri süren Ibn Rüşd, Aristo'ya kar­şı sınırsız (mutlak) bağlılık içerisindedir. Bu nedenle ona göre, şekil (form) ver­mekte yaratmaktır. Yaratmak ise Tanrı için dahi olsa herkesi kapsayacak şekilde imkânsızdır. Bu inancına bağlı olarak Ibn Rüşd, Tanrı ve heyula ile birlikte şekil'in (form'un) de ezelî olduğuna inanır. Ona göre Tanrı, sadece ilk hareket et­tiricidir ve bütün fonksiyonu bundan ibarettir. (Bkz; İslâm Tarihi, 6/249; Atay, 127)

16- Farabî, 2/61; Ayrıca bkz; Fazlu'l Makal, 24; İslamcılık, 2/127

17- Uludağ, 242

18- Hitti, 3/721

19- İslâm Felsefesi, 20,21; Fahrî, 83,85,133; Üç Bilge, 27; Uludağ, 240; Cubukçu.ll

20- Cerrahoğlu, 2/36,37; Kırca, 45; Kozmoloji, 64,67; islâm Felsefesi, 30

21 - Üç Bilge, 72,73; Çubukçu, 117; islâm, 156,157; Güngör, 86,87; Hitti, 2/672; islâm Düşünürleri, 55; Corbin,

22- Islâmi Tetkikler, 46; Watt, 216; Hitti, 2/474

23- Hitti, 2/616

24- Fahri, 80; Uludağ,241; Kitab el-Tevhid, 324-336

25- Hitti, 3/923

26- Ibn Tufeyl, 14; islâm Düşünürleri, 49 .

27- Teymiye, 2/124

28- Teymiye, 2/124 '

29- İslâm Felsefesi.Ill,113;Faslu'lMakal,(Uludağnotu),21

30- Usûlü Aşere, 37

31- el-Munkız, 74

32- Fütuhat, 2/A-22

33- Bkz; Vahiyden Kültüre'nin Tasavvufun kaynakları bölümüne

34- Kur'an ve Sünneti ölçü kabul etmeyen ve bu ölçüleri aşan inanç ve fikirlerini ye­gane ilâh olan Allah'ın, hakkında hiç bir delil bildirmediği keşf, marifet vs isim­leri altında, kendi oluşturdukları ölçülerle meşrulaştırmaya çalışanlar hep ço­ğunlukta olmuştur ki, tasavvufa dahil olan veya dahil edilen ancak Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul edilen şahsiyetler bu diğer çoğunluğa muhalif oldukları için Tasavvuf düşmanı olarak gösterilmişlerdir. Çünkü halk çoğunluğu tasavvuf de­yince, bol bol reklamı yapılan bu ilk gruptakilerini düşünür duruma getirilmiş­tir. Bununla ilgili somut örnek olarak Ibn Teymiye'yi hatırlayabiliriz. O, tasavvu­fun değil, bizim burada araştırma konumuzu oluşturan Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul etmeyen şahsiyetlerin temsil ettiği, tasavvufu reddettiği halde "en büyük tasavvuf düşmanı" olarak gösterilmiştir. Yine ne gariptir ki Allah'ın hiç bir yara­tığa benzemediğini ve benzetilemeyeciği bütün kitaplarında sık sık dile getiren Ibn Teymiye mücessime olmakla suçlanmış, Bunun yanısıra Allah'ı kainatla veya kainatı oluşturan diğer yaratıklarla özdeştirip bunu yüzlerce sayfa tutarındaki kitaplarında ayrıntılı şekilde anlatan Ibn Arabi, büyük velî ilan edilmiştir. Bu, tari­hin şahit olduğu ve değil sadece Vahiy ölçüsüne, salt akla dahi tuhaf gelen, anla­şılamaz garip bir mantık ve zihniyettir.(lbn Teymiye ile ilgili bu tespitlerimiz için Külliyat'ını oluşturan yazılarına (bkz; Teymiye), Muhammed Ebu Zehra'nın, İmam İbn-i Teymiye ( Bkz; Muhammrd ebu Zehra) ve Tıblevî Mahmud Sa'd'ın İbn Teymiye'de Tasavvuf (Bkz; Tıblevî) isimli ciddi ve güzel çalışmalarına bakı­labilir.
Tasavvufa haklı olarak karşı çıkanların, tasavufun içerisinde Kur'an ve Sünnet'i yegane ölçü kabul eden bazı şahısların bulunduğunu kabulde zorlanmalarını beklemek gerekecektir. Ancak bir yargıya varmadan önce örneğin Ibn Kayyım el-Cevziyye'nin Medaric'i ni okumak gerekir. O, tasavvuf kapsamında anılan bir ki­taptır ve tasavvuf denildiğinde bu kitaptaki anlatılanlar kasdediliyorsa bu tasav­vufu kabulde Kur'an ve Sünnet açısından bir engel veya problem olmayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Ancak bu tür şahsiyetlerin ve eserlerin gerçek anlam­da istisna olduğunu unutmamak şartıyla. Yoksa bu istisnalardan hareketle bütün bir tasavvufu aklamaya çalışmak ise haksızlıkların ve yanılgıların en büyüklerin­den olacağında kuşku yoktur.

35- Şifau's Sail, 40,133,147; Şulemi, 204; İslâm, 178; Kur'an ilimleri, 23; Nicholson, 60,61

36- Şifau's Sail, 109

37- Fütuhat, 2/A-26

38- Yunus Emre, 322

39- Fütuhat, 2/A-99,105,l 12; Ayrıca bkz; Işarl Tefsir, 168,169,330; Üç Bilge, 175

40- Fütuhat, 2/A- 113,118; Fusûs el Hikem, 37-41

41- Fütuhat, 2/B- 455

42- Mesnevt,l/R,S

43- Ibn Kesir, 5/2437; Tefhim, 6/19-21; Hicazl, 6/70; Medaric, 3/50,58 ' '

44- Teymiye, 2/334

45- islâm, 180

46- Corbin, 194

47- Nedvi, 229 .

48- Şerhu'l Akaid, 347; Nesefi, 120; Aliyyü'1-Karî, 315-317; Maturudiyye, 184 "Din, namaz, ibadet, bir anlamdır ki, neliksizdir, niteliksizdir. "Ben sizin Rabb'iniz değilmiyim? Evet dediler." Çağından beri ki insan, o çağda, manen Tanrıyladır. Gerçek namaz, o nurdandır, o nurdan gıdalanır, o nurdan meydana gelir. Esenlik onlara, peygamberler gönderilince o namazı çeşitli şekillerde getir­diler, her biri bir şekilde buyurdu. Kimin anlayışı varsa namazın görünüşüne aldanmaz. Canı varsa kabul eder; çünkü susuz, testiyi su için ister, testi de su yok­sa ne işe yarar? Böylece esenlik onlara, peygamberler de o namazı her surette hal­ka ulaştırmışlar, bildirmişlerdir; erenler de o gerçek namazı semâ, nazım ve ne­sir şekillerinde âlemlere ulaştırmışlardır. Kim yemeği tanırsa, yemek onun gıda­sı olursa kâseler, tabaklar onu yanıltmaz; bilir ki öbür kâsede de aynı yemek var."(İbtidâname, 110)
"Dostların olgunlarından nakledilmiştir ki; Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlâna'dan "Şarap helâl mıdır veya haram mı?" diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in (Şems-i Tebrizlnin C.V.'nin notu) şerefine do­kunmaktı. Mevlâna kinaye yolu ile "içse ne çıkar; çünkü bir tulum şarabı denize dökseler, deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest al­mak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlâna Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mubahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır." buyurdu."(Eflâki, 2/94)

49- Medaric, 1/90,91

50- Tefhim, 7/302

51- Teymiye, 2/315; Medaric,3/120

52- Hitti, 2/671; Ayrıca bkz; Nicholson, 129
O "tevhid diye birşey demedi. Bu konudaki sözler ve hakikat mahlûklara bile uy­gun düşmezken bizzat Hakk'a nasıl yakışır?
Tevhid O'ndan peyda oldu desem, Zât-ı Hakk'ı çiftlemiş olurum." (Tevasîn,132) "Ben "ene" deyince O da "ene" der. Fakat bunlar O’nün için değil; yalnız senin için mana ifade eder."(age, 127)
"İblis, kendisinden başkasını gayr görmeyince "ben ondan üstünüm" dedi. Ve Firavun, kavmi içindeki hakla batılı ayıracak olanı tanımayınca "Senin için benden başka herhangi bir ilâh tanımıyorum" dedi
Ben dedim ki; "Eğer Onu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın, işte o eser benim. Ben hakkım. Ve ben Hak'la hak olarak ebediyyen devam edeceğim. Dostum ve üstadım Iblis'le, Fıravun'dur.
Ve ben...öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümdem!" (age, 115,116)

53- Bazıları duygusal bir tavırla Hallac-ı Mansûr'u ve Ünlü sözü ‘Ene’l Hakk'ı savunup yorumlayarak, temize çıkarmaya ve Hallac-ı Mansur'un ilgili sözüyle kendisinin Allah olduğu gibi bir iddia taşımadığını isbatlamaya çalışırlar. Halbuki onun bü­tün yorumlara kapalı olacak kadar iddiasını ifade eden sözleri vardır ve bu örne­ğin Kitabu'l Tavasin'in de çokça bulunabilir. Ayrıca onun Allah'lık iddiası sonra­dan oluşturulmuş bir itham/suçlamada değildir. Çünkü bizzat yakın adamları ve arkadaşları onun (haşa)Allah' olduğuna inandıkları için öldürülmediğine ve ya­kında tekrar dünyaya geleceğine bizzat o öldürüldüğü sırada dahi inanıyorlardı.(Bkz; İslâm Tarihi, 4/148 Ayrıca İslâm Düşünürleri 20,21)
Hallac-ı Mansur'un inançları konusuna Ehl-i Sünnet'in alimlerinden el-Bağdadî, kitabına ayrı bir bölüm ekler ve Hallac-ı Mansûr'u ve takipçilerini "sapıklar" arasına dahil eder. Bu konuda bakınız; el-Fark,239-243

54- Güngör, 255,257

55- Üç Bilge, 120

56- Yunus Emre Divanı,36
Bu konudaki diğer örneklerden şunlar da anlamlı ve ilgi çekicidir; "Her gelen oldur giden ol görinen oldur gören ol ...süfli cümleten oldur ger bana görine" ı
"Hak cihâna foludur kimsene Hakk'ı bilmez Anı sen senden iste o senden aynı olmaz"
"Yûnus'un sözleri Hak cümle didügi saddak
Ne gördüysen kamu Hak cümle vücûdda bulduk*
"Tanrı kadîm kul kadîm ayrılmadum bir adım
Gör kul kim Tanrı kimdür anla iy sâhib-kâbüT (Yunus Emre Divanı.31,114,142,160)

57- Kaygusuz Abdal,265-267

58- Gülşen-i Râz, 37-40 ,

59- "(La mevcûde illâ Hu!) demek, Allah'tan başka mevcud yok demektir. Asıl mev­cutta ancak odur. Ariflerin (Ya Maksud!), (ya Mevcud!) sözleri de buna delildir. Çünkü, eşyanın bazısı bazısına zıt olmakla beraber, Allah bütün eşyayı kapla­mıştır ve çünkü eşya manevi vucûd altında mevcuttur. Başka bir deyişle varlık­lardan her biri o tek aslın kuvvetlerinin bir suretidir ve zıtlık ve netyde, ancak bu suretler, bu mertebeler bakımındandır. Şu halde, Allah, bu mertebelerden mü­nezzeh olmakla beraber, onlardan hali de değildir."(Sunar,237)

60- Bolay,201

61 - Bu durumun çok sayıdaki örneklerinden ve en tipiklerinden birisi, Doç. Dr. Hü­samettin Erdem'in "Panteizm ve Vahdet-i Vücûd Mukayesesi" isimli çalışmasıdır. Konuyla özellikle ilgilenenler bu kitaptaki ilginç tavrı dikkate alarak, yanlışın bir başka yanlışla kıyaslanarak nasıl doğru kılınmaya çalışıldığını görebilirler.

62- Üç Bilge, 117,119

63- Nazmî, 60,61

64- İslâm, 184

65- Fûsus el-Hikem, 79

66- Fütuhat, 2/B-405

67- el-Alim,39

Kaynak: Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş.