Vahdet-i Vücûd İnancı
Celaleddin Vatandaş
Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir konu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inançtır.
Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucunda özellikle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslü-manlar arasında tanınmasına imkân sağlar.
Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfîlerce düşünce ve inançlarını izahta yardımcı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye başlı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece yaratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür.-Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldumu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez.
Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış biçimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının doğuşunda önemli bir safhayı teşkil eder.
Eğer "Ben" yoksa, o zaman diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyleri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önceki sayfada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir.
Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıklarından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen gerçekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefî birikimleri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefî bir sistem doğar; bu Vahdet-i Vücûd inancıdır, İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik anlamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde tasavvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde etme imkânı kazanır.
Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir.(59) Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir.
Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), lbnu'l Farız (632/1235), Tîlimsanî ( ) gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bulunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm'e göre de "Allah'ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur."60
Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılıklar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisinin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nedeniyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlıştır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulunamaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği düşüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa göre değil, doğruya göre bir anlam ifade eder.
Birşey, doğru olandan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni; Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğunu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır.61
Bu durumda olanlar Fena ve Hulûl’la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bununla hululü kasdetmiyorlar(dı)" diyerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişilerle benzer tavır içerisindedirler.
Kraldan çok kralcı kesilme eğilimi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılardan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz.
O, kitaplarında ısrarlı bir şekilde Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığını açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(I) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefi bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inancına gelince) şudur bu doktrinin esasları, Allah kâinat karşısında mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bütünüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır."62
Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un: Pateizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna göre, Vahdet-i Vucûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir.
Halbuki la ilahe illâllah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gereken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur.
Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraftarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, ilk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinde Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz.
O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabilmesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ayrı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlıştır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır.
Nazmî Efendi'ye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek de büyük yanlıştır, Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yoktur. Varolan sadece Allah'tır. Ancak bunu ise cahiller değil sadece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler."
Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;
Arkadaş,dost, yoldaş,
Hepsi O,
Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de
Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,
Hep O;
Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde
Vallahi hep O!
Tallahi hep O! 64
Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inancı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli incelenmesinde yarar vardır.
İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancının doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler.
Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."65
Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir,"66
O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır;
"Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5)
Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10)
Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür, (s: 19)
O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25)
Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir.. .Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52)
Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54).
Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55).
Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62)
Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66)
Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74).
Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75).
İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76).
Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81).
Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94)
Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95).
Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105).
Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109).
Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111).
Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116).
O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ).
Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156).
Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164).
Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)...
Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)...
Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla başlamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebileceklerini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade ettikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık.
Tevhid hakikatinin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı insanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır.
Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dışında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan hayali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir.
Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir varlıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır;
"Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini sorarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini sorarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tavsif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların ibadet ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet ettiğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur."67
DİPNOTLAR
1- Teymiye, 4/61,62
2- el-Alim, 40
3- el-Fıkhu'l Ekber, 70
4- Medinetü'l Fazıla, 66,67; Ayrıca bkz. İslâm felsefesi,62; Teymiye, 2/119; Cerrahoğlu,2/39; Çubukçu, 52; Uludağ, 22; Farabî,l/68
5- Garaudy, 115-118
6- Faslu'l Makal, 164
7- Farabî ve Düşüncesi, 278-279; O'lear, 83; Hitti, 3/921,929; islâm Tedkikler, 52; Fahrî, 62,136; Düşünce, 107, Üç Bilgi 30,35; islâm Tarihi, 4/333,334; Kırca, 44; Kozmoloji, 212; islamcılık (l.Hakkı Imirli'den) 2/125,127; islâm Düşünürleri, 14; Çubukçu, 143
8- Fazlu'l Makal, 107
9- Uludağ, 225; Farabi, 1/68; Medinetü'l Fazıla, 91-94.
10- Müslüman toplumunun üyeleri olduları için benimsedikleri veya Kültür İslâmı'nın mensuplarınca atfedilen "müsüman" sıfatları gereği bu filozofların Allah inancını konumuz gereği araştırma zorunlu olmuştur. Çünkü, onlar, Tevhid hakikatinin insanlar tarafından anlaşan boyutundaki bozulma ve değişikliklerin önemli nedenleri arasında yer alırlr. Eğer böylesi bir etkileri olmasa idi, onların düşünce ve inançlarını dikkate almanın hiç gereği olmayacaktı.
11- İslâm Tarihi, 6/248; Ayrıca bu hayranlığın varyantları olarak bkz; Fahri, 226; Corbin, 237.
12- İslâm felsefesi, 59; Fazlurrahman, 235; Arabî, 1/54; Tehafut, 185-211 Farabl'yi bu özelliği için özellikle araştırmak gereksizdir, örneğin Medinetül Fazıla'sı dahi onun bu özelliğini göstermede oldukça yeterlidir. Bu kitabını dikkate alarak islâm dışı düşüncelerini gösterecek olursak;
Evrenin yoktan varolduğunu (yaratıldığını) reddetmesi: 15-19,34-43 Olağanüstü akla sahip olanların ve filozofların tekrar dirileceği, diğer insanların dirilmeyeceği inancı: 83-90
Yaratışta aracı olan aracı tanrılar inancı (melekler olarak açığa çıkar):20-22
İnsanın, fiillerinin yaratıcısı olduğu inancı: 57-61
Felsefenin dine, filozofun peygambere üstün olduğu inancı: 57-68,77,61-68,91-94
13- Medinetü'l Fazıla, 1-14
14- "Tevhid inancını savunan kimseler gruplara ve kısımlara ayrılmışlardır. Bunlardan her bir grup kendi batılını tevhid darak adlandırmıştır. Mesâla, Aristo'yu, Ibn Sina'yı, Nâsirûddîn Tûsî'yi izleyenlere göre tevhid, sıfat ve mahiyetten soyutlanmış bir varlığın isbatı (kabulü)dır. Halbuki bu, mutlak varlıktır. Mahiyetlerden hiç bir şey kendine arz olunmaz. Kendisiyle hiç bir vasıf kabul olunmaz. Herhangi bir na't (sıfat) ile sınırlandırılaıaz. Aksine onun tüm sıfatları selbî ve izafidirler, işte bunların savunduğu tevhid ilhaddır, inkârdır, küfür ve dinsizliktir." (Medaric, 3/401)
15- Atay, 126,153; Fazlu'l Makal (Uludağ not),127; İslâm Felsefesi, 61,105; Farabi, 1/54; İnsan, 49; Felsefe Kültürü, 5-11
Farabi ve Ibn Sina'yı Aristo'nun fikirlerine sadakatle bağlı kalmadıkları ve bu nedenle Aristo'nun fikirlerini tahrif ettiklerini ileri süren Ibn Rüşd, Aristo'ya karşı sınırsız (mutlak) bağlılık içerisindedir. Bu nedenle ona göre, şekil (form) vermekte yaratmaktır. Yaratmak ise Tanrı için dahi olsa herkesi kapsayacak şekilde imkânsızdır. Bu inancına bağlı olarak Ibn Rüşd, Tanrı ve heyula ile birlikte şekil'in (form'un) de ezelî olduğuna inanır. Ona göre Tanrı, sadece ilk hareket ettiricidir ve bütün fonksiyonu bundan ibarettir. (Bkz; İslâm Tarihi, 6/249; Atay, 127)
16- Farabî, 2/61; Ayrıca bkz; Fazlu'l Makal, 24; İslamcılık, 2/127
17- Uludağ, 242
18- Hitti, 3/721
19- İslâm Felsefesi, 20,21; Fahrî, 83,85,133; Üç Bilge, 27; Uludağ, 240; Cubukçu.ll
20- Cerrahoğlu, 2/36,37; Kırca, 45; Kozmoloji, 64,67; islâm Felsefesi, 30
21 - Üç Bilge, 72,73; Çubukçu, 117; islâm, 156,157; Güngör, 86,87; Hitti, 2/672; islâm Düşünürleri, 55; Corbin,
22- Islâmi Tetkikler, 46; Watt, 216; Hitti, 2/474
23- Hitti, 2/616
24- Fahri, 80; Uludağ,241; Kitab el-Tevhid, 324-336
25- Hitti, 3/923
26- Ibn Tufeyl, 14; islâm Düşünürleri, 49 .
27- Teymiye, 2/124
28- Teymiye, 2/124 '
29- İslâm Felsefesi.Ill,113;Faslu'lMakal,(Uludağnotu),21
30- Usûlü Aşere, 37
31- el-Munkız, 74
32- Fütuhat, 2/A-22
33- Bkz; Vahiyden Kültüre'nin Tasavvufun kaynakları bölümüne
34- Kur'an ve Sünneti ölçü kabul etmeyen ve bu ölçüleri aşan inanç ve fikirlerini yegane ilâh olan Allah'ın, hakkında hiç bir delil bildirmediği keşf, marifet vs isimleri altında, kendi oluşturdukları ölçülerle meşrulaştırmaya çalışanlar hep çoğunlukta olmuştur ki, tasavvufa dahil olan veya dahil edilen ancak Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul edilen şahsiyetler bu diğer çoğunluğa muhalif oldukları için Tasavvuf düşmanı olarak gösterilmişlerdir. Çünkü halk çoğunluğu tasavvuf deyince, bol bol reklamı yapılan bu ilk gruptakilerini düşünür duruma getirilmiştir. Bununla ilgili somut örnek olarak Ibn Teymiye'yi hatırlayabiliriz. O, tasavvufun değil, bizim burada araştırma konumuzu oluşturan Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul etmeyen şahsiyetlerin temsil ettiği, tasavvufu reddettiği halde "en büyük tasavvuf düşmanı" olarak gösterilmiştir. Yine ne gariptir ki Allah'ın hiç bir yaratığa benzemediğini ve benzetilemeyeciği bütün kitaplarında sık sık dile getiren Ibn Teymiye mücessime olmakla suçlanmış, Bunun yanısıra Allah'ı kainatla veya kainatı oluşturan diğer yaratıklarla özdeştirip bunu yüzlerce sayfa tutarındaki kitaplarında ayrıntılı şekilde anlatan Ibn Arabi, büyük velî ilan edilmiştir. Bu, tarihin şahit olduğu ve değil sadece Vahiy ölçüsüne, salt akla dahi tuhaf gelen, anlaşılamaz garip bir mantık ve zihniyettir.(lbn Teymiye ile ilgili bu tespitlerimiz için Külliyat'ını oluşturan yazılarına (bkz; Teymiye), Muhammed Ebu Zehra'nın, İmam İbn-i Teymiye ( Bkz; Muhammrd ebu Zehra) ve Tıblevî Mahmud Sa'd'ın İbn Teymiye'de Tasavvuf (Bkz; Tıblevî) isimli ciddi ve güzel çalışmalarına bakılabilir.
Tasavvufa haklı olarak karşı çıkanların, tasavufun içerisinde Kur'an ve Sünnet'i yegane ölçü kabul eden bazı şahısların bulunduğunu kabulde zorlanmalarını beklemek gerekecektir. Ancak bir yargıya varmadan önce örneğin Ibn Kayyım el-Cevziyye'nin Medaric'i ni okumak gerekir. O, tasavvuf kapsamında anılan bir kitaptır ve tasavvuf denildiğinde bu kitaptaki anlatılanlar kasdediliyorsa bu tasavvufu kabulde Kur'an ve Sünnet açısından bir engel veya problem olmayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Ancak bu tür şahsiyetlerin ve eserlerin gerçek anlamda istisna olduğunu unutmamak şartıyla. Yoksa bu istisnalardan hareketle bütün bir tasavvufu aklamaya çalışmak ise haksızlıkların ve yanılgıların en büyüklerinden olacağında kuşku yoktur.
35- Şifau's Sail, 40,133,147; Şulemi, 204; İslâm, 178; Kur'an ilimleri, 23; Nicholson, 60,61
36- Şifau's Sail, 109
37- Fütuhat, 2/A-26
38- Yunus Emre, 322
39- Fütuhat, 2/A-99,105,l 12; Ayrıca bkz; Işarl Tefsir, 168,169,330; Üç Bilge, 175
40- Fütuhat, 2/A- 113,118; Fusûs el Hikem, 37-41
41- Fütuhat, 2/B- 455
42- Mesnevt,l/R,S
43- Ibn Kesir, 5/2437; Tefhim, 6/19-21; Hicazl, 6/70; Medaric, 3/50,58 ' '
44- Teymiye, 2/334
45- islâm, 180
46- Corbin, 194
47- Nedvi, 229 .
48- Şerhu'l Akaid, 347; Nesefi, 120; Aliyyü'1-Karî, 315-317; Maturudiyye, 184 "Din, namaz, ibadet, bir anlamdır ki, neliksizdir, niteliksizdir. "Ben sizin Rabb'iniz değilmiyim? Evet dediler." Çağından beri ki insan, o çağda, manen Tanrıyladır. Gerçek namaz, o nurdandır, o nurdan gıdalanır, o nurdan meydana gelir. Esenlik onlara, peygamberler gönderilince o namazı çeşitli şekillerde getirdiler, her biri bir şekilde buyurdu. Kimin anlayışı varsa namazın görünüşüne aldanmaz. Canı varsa kabul eder; çünkü susuz, testiyi su için ister, testi de su yoksa ne işe yarar? Böylece esenlik onlara, peygamberler de o namazı her surette halka ulaştırmışlar, bildirmişlerdir; erenler de o gerçek namazı semâ, nazım ve nesir şekillerinde âlemlere ulaştırmışlardır. Kim yemeği tanırsa, yemek onun gıdası olursa kâseler, tabaklar onu yanıltmaz; bilir ki öbür kâsede de aynı yemek var."(İbtidâname, 110)
"Dostların olgunlarından nakledilmiştir ki; Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlâna'dan "Şarap helâl mıdır veya haram mı?" diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in (Şems-i Tebrizlnin C.V.'nin notu) şerefine dokunmaktı. Mevlâna kinaye yolu ile "içse ne çıkar; çünkü bir tulum şarabı denize dökseler, deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlâna Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mubahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır." buyurdu."(Eflâki, 2/94)
49- Medaric, 1/90,91
50- Tefhim, 7/302
51- Teymiye, 2/315; Medaric,3/120
52- Hitti, 2/671; Ayrıca bkz; Nicholson, 129
O "tevhid diye birşey demedi. Bu konudaki sözler ve hakikat mahlûklara bile uygun düşmezken bizzat Hakk'a nasıl yakışır?
Tevhid O'ndan peyda oldu desem, Zât-ı Hakk'ı çiftlemiş olurum." (Tevasîn,132) "Ben "ene" deyince O da "ene" der. Fakat bunlar O’nün için değil; yalnız senin için mana ifade eder."(age, 127)
"İblis, kendisinden başkasını gayr görmeyince "ben ondan üstünüm" dedi. Ve Firavun, kavmi içindeki hakla batılı ayıracak olanı tanımayınca "Senin için benden başka herhangi bir ilâh tanımıyorum" dedi
Ben dedim ki; "Eğer Onu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın, işte o eser benim. Ben hakkım. Ve ben Hak'la hak olarak ebediyyen devam edeceğim. Dostum ve üstadım Iblis'le, Fıravun'dur.
Ve ben...öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümdem!" (age, 115,116)
53- Bazıları duygusal bir tavırla Hallac-ı Mansûr'u ve Ünlü sözü ‘Ene’l Hakk'ı savunup yorumlayarak, temize çıkarmaya ve Hallac-ı Mansur'un ilgili sözüyle kendisinin Allah olduğu gibi bir iddia taşımadığını isbatlamaya çalışırlar. Halbuki onun bütün yorumlara kapalı olacak kadar iddiasını ifade eden sözleri vardır ve bu örneğin Kitabu'l Tavasin'in de çokça bulunabilir. Ayrıca onun Allah'lık iddiası sonradan oluşturulmuş bir itham/suçlamada değildir. Çünkü bizzat yakın adamları ve arkadaşları onun (haşa)Allah' olduğuna inandıkları için öldürülmediğine ve yakında tekrar dünyaya geleceğine bizzat o öldürüldüğü sırada dahi inanıyorlardı.(Bkz; İslâm Tarihi, 4/148 Ayrıca İslâm Düşünürleri 20,21)
Hallac-ı Mansur'un inançları konusuna Ehl-i Sünnet'in alimlerinden el-Bağdadî, kitabına ayrı bir bölüm ekler ve Hallac-ı Mansûr'u ve takipçilerini "sapıklar" arasına dahil eder. Bu konuda bakınız; el-Fark,239-243
54- Güngör, 255,257
55- Üç Bilge, 120
56- Yunus Emre Divanı,36
Bu konudaki diğer örneklerden şunlar da anlamlı ve ilgi çekicidir; "Her gelen oldur giden ol görinen oldur gören ol ...süfli cümleten oldur ger bana görine" ı
"Hak cihâna foludur kimsene Hakk'ı bilmez Anı sen senden iste o senden aynı olmaz"
"Yûnus'un sözleri Hak cümle didügi saddak
Ne gördüysen kamu Hak cümle vücûdda bulduk*
"Tanrı kadîm kul kadîm ayrılmadum bir adım
Gör kul kim Tanrı kimdür anla iy sâhib-kâbüT (Yunus Emre Divanı.31,114,142,160)
57- Kaygusuz Abdal,265-267
58- Gülşen-i Râz, 37-40 ,
59- "(La mevcûde illâ Hu!) demek, Allah'tan başka mevcud yok demektir. Asıl mevcutta ancak odur. Ariflerin (Ya Maksud!), (ya Mevcud!) sözleri de buna delildir. Çünkü, eşyanın bazısı bazısına zıt olmakla beraber, Allah bütün eşyayı kaplamıştır ve çünkü eşya manevi vucûd altında mevcuttur. Başka bir deyişle varlıklardan her biri o tek aslın kuvvetlerinin bir suretidir ve zıtlık ve netyde, ancak bu suretler, bu mertebeler bakımındandır. Şu halde, Allah, bu mertebelerden münezzeh olmakla beraber, onlardan hali de değildir."(Sunar,237)
60- Bolay,201
61 - Bu durumun çok sayıdaki örneklerinden ve en tipiklerinden birisi, Doç. Dr. Hüsamettin Erdem'in "Panteizm ve Vahdet-i Vücûd Mukayesesi" isimli çalışmasıdır. Konuyla özellikle ilgilenenler bu kitaptaki ilginç tavrı dikkate alarak, yanlışın bir başka yanlışla kıyaslanarak nasıl doğru kılınmaya çalışıldığını görebilirler.
62- Üç Bilge, 117,119
63- Nazmî, 60,61
64- İslâm, 184
65- Fûsus el-Hikem, 79
66- Fütuhat, 2/B-405
67- el-Alim,39
Kaynak: Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş.
Celaleddin Vatandaş
Anlamı ve mahiyeti ile ilgili tartışmaların hiç kesilmediği bir konu olan Vahdet-i Vücûd, harici tesirlerin etkin olduğu bir inançtır.
Müslümanların savaşlar veya ticarî ilişkiler sonucunda özellikle Hint'le irtibat kurmaları, Hint din ve felsefelerinin müslü-manlar arasında tanınmasına imkân sağlar.
Bu irtibat süresince Veda inancı bazı sûfîlerce düşünce ve inançlarını izahta yardımcı unsur olarak benimsenir. Veda inancına göre, tabiat diye başlı başına bir mevcûd yoktur. Varolan sadece yaratıcı kudrettir. Tabiat ise onun bir görüntüsüdür.-Aynen dalga ve köpüğün, denizin bir görüntüsü olması gibi. Deniz kayboldumu dalgada köpükte kalmaz. Deniz dalga ve köpükten ibaret değildir ancak onlarsız da kendisini gösteremez.
Fena inancının doğru biçiminden, bozulmuş, çarpıtılmış biçimine geçişte Allah'ın varlığının karşısında ayrı bir "Ben"in olamayacağı inancının oluşması, Vahdet-i Vücûd inancının doğuşunda önemli bir safhayı teşkil eder.
Eğer "Ben" yoksa, o zaman diğer şeylerin de olmaması gerektiği kanaati oluşur. Diğer şeyleri, Allah'a rağmen var kabul etmek Yunus Emre'nin önceki sayfada geçen mısrasında olduğu gibi, şirk olarak nitelenir.
Ancak bu inancın baştaki dağınıklıktan ve yorum farklılıklarından kurtarılıp, sistemli şekilde ifade edilmesi hemen gerçekleşmemiştir. Bunun için İbn Arabi'yi (638/1240) beklemek gerekmiştir. Veda inancı ve diğer toplumların felsefî birikimleri son safhada sahip olunan söz konusu inancı izahta önemli kolaylıklar sağlar ve böylelikle felsefî bir sistem doğar; bu Vahdet-i Vücûd inancıdır, İbn Arabi'de ontolojik ve metafizik anlamda başlıbaşına bir inanç sistemi haline gelen Vahdet-i Vücûd inancı, bazı sufilerin elastikiyetli ifadeleri içerisinde tasavvufun bünyesinde yerini alır. Elâstiki ifadelerle anlatılan ve bu nedenle istenilen anlama çekilebilen bu inanç, böylelikle müslüman halkın kabulünü elde etme imkânı kazanır.
Söz konusu inancın anlamını araştıracak olursak; Vahdet-i Vücûd inancı "Vücud'"un tek olduğu ve bunun da Vücud-u Mutlak olan Vücud-u İlâhi'den ibaret olduğu anlamına gelir.(59) Buna göre âlem (kâinat) Allah'ın (Vucud-u İlâhî'nin) dış görünüşünden ibarettir. Allah ise âlemin iç görünüşüdür, ikisi arasında cevher, araz farklılığı varsa da bu görünüşten ibaret olup, gerçekte her ikisinin de sıfatlarında fark mevcut değildir.
Başta İbn Arabî olmak üzere en açık biçimiyle Sadreddin Konevî (673/1274) Celâleddin Rumî (672/1273), Abdulkadîr el-lci (756/1355), İbn Seb'în (669/1270), lbnu'l Farız (632/1235), Tîlimsanî ( ) gibi ünlü sufîlerin söz ve yazılarında kolaylıkla bulunabilecek Vahdet-i Vücûd inancı, günümüz araştırıcılarının çoğunun zihnin de Batı kökenli Panteizm kavramını çağrıştırır bir şekilde yer etmiştir. Çünkü Panteizm'e göre de "Allah'ın âlemden ayrı ve müstakil bir şahsiyeti yoktur."60
Elbetteki yanlışlığın coğrafyası ve zamanı olmaz. Yanlış, her yerde ve zamanda yanlıştır. Üstelik yanlışlar arasındaki farklılıklar (zıtlıklar) birine oranla diğerini doğru kılmaz. Yani basit bir örnekle; 2 kere 2'nin değişik kişiler tarafından 5 veya 7 olarak kabul edilmesi durumunda, 5 sonucunu yanlış kabul eden birisinin 5 ile 7 sonuçları birbirinden farklı olması nedeniyle, 7 'yi 5'e kıyaslayarak " 2 kere 2 nin 5 ettiği görüşü yanlıştır, 7'de 5'ten farklıdır o halde 2 kere 2, 7 dir" yargısında bulunamaz ve böyle bir yargı doğru kabul edilemez. Çünkü 2 kere 2'nin 5 ettiği düşüncesi nasıl yanlışsa 7 ettiği düşüncesi de aynı şekilde yanlıştır. Zira bir yanlışın durumu diğer bir yanlışa göre değil, doğruya göre bir anlam ifade eder.
Birşey, doğru olandan farklı ise yanlışlık değerini kazanır. Doğruyla aynı ise doğruluk değerini kazanır. Bunları belirtmemizin nedeni; Vahdet-i Vücûd inancını ısrarla Batı'nın panteizminden farklı olduğunu vurgulayarak doğru (hakikat) kılma gayretlerinin hiç eksik olmamasıdır.61
Bu durumda olanlar Fena ve Hulûl’la ilgili inançlara sahip olup, bunu tereddütsüz bir şekilde ifade eden kişilere rağmen, "Onlar bununla hululü kasdetmiyorlar(dı)" diyerek konuyu zoraki olumlu mecralara çekmeye çalışan kişilerle benzer tavır içerisindedirler.
Kraldan çok kralcı kesilme eğilimi taşıyan bu şahsiyetlerinden birisi de çağdaş araştırıcılardan Seyyid Hüseyin Nasr'dır ve konumuzun anlaşılması için onu bir örnek olarak alabiliriz.
O, kitaplarında ısrarlı bir şekilde Vahdet-i Vücûd'un Panteizm olmadığını açıklar. Ona göre, bu ikisi arasında hiç bir benzerlik yoktur. Şu açıklaması ise bu ilgisizliği(I) göstermeye yöneliktir; "(Öncelikle) Panteizm felsefi bir sistem(dir)...ikinci olarak, panteizm Allah'la kâinat arasında tözsel bir devamlılık öngörür...(Vahdet-i Vücûd inancına gelince) şudur bu doktrinin esasları, Allah kâinat karşısında mutlak aşkın (müteal) olmakla birlikte, kâinat O'ndan bütünüyle ayrı değildir. Yani kâinat esrarlı biçimde Allah'a katılmış durumdadır."62
Görüldüğü gibi Panteizm ile Vahdet-i Vücûd arasındaki çok ince anlam farklılıkları dikkate alınarak, Vahdet-i Vücûd'un: Pateizm olmadığı ve Panteizm yanlış olduğuna göre, Vahdet-i Vucûd'un doğru/hakikat olduğu gibi bir saçmalığa düşülmektedir.
Halbuki la ilahe illâllah'ta simgeleşen Tevhid hakikati çerçevesinde düşünüldüğünde dikkate alınması gereken husus, Vahdet-i Vücûd'un Tevhid'in gereği mi yoksa onun çarpıtılmış biçiminin ulaştığı bir inanç mı olduğu konusudur.
Vahdet-i Vücûd inancını, karşıtları bir yana, bizzat taraftarlarının ifadelerinden hareketle anlamaya çalışacak olursak, ilk sıralarda karşımıza çıkan şahıs Hallac-ı Mansur (309/921) olur. Onun daha çok hulul inancını çağrıştırır ifade ve fikirleri önceki sayfalarda da geçtiği gibi bir çok taraftar bulur. O'nun çok sayıdaki taraftarlarlarından bir örnek olarak yakın dönem sufilerinde Nazmi Efendi'yi(1113/1701) anabiliriz.
O, Vahdet-i Vücûd inancı gereği, hulul inancına karşı çıkar. Hulul olabilmesi için iki ayrı varlığın bulunması gerektiğini ifade eder ve O'na göre iki ayrı varlık yoktur. Bu nedenle hulul inancı yanlıştır, hakikate muhaliftir. Çünkü bir tek varlık vardır. O da "Vücûd-u Mutlak" olan Allah'tır.
Nazmî Efendi'ye göre, "Allah bütün âlemi, kâinatı kaplamış" demek de büyük yanlıştır, Allah'tan ayrı bir âlemin olduğu söz konusu edilmektedir. Halbuki âlem, eşya diye birşey yoktur. Varolan sadece Allah'tır. Ancak bunu ise cahiller değil sadece "ev ednâ" makamına erişenler anlayabilirler."
Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;
Arkadaş,dost, yoldaş,
Hepsi O,
Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de
Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,
Hep O;
Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde
Vallahi hep O!
Tallahi hep O! 64
Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inancı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli incelenmesinde yarar vardır.
İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancının doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler.
Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."65
Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir,"66
O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır;
"Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5)
Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10)
Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür, (s: 19)
O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25)
Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir.. .Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52)
Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54).
Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55).
Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62)
Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66)
Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74).
Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75).
İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76).
Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81).
Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94)
Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95).
Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105).
Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109).
Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111).
Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116).
O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ).
Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır. Bilinen de ancak O'dur. (s: 156).
Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164).
Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)...
Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)...
Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla başlamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebileceklerini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade ettikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık.
Tevhid hakikatinin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı insanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır.
Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dışında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan hayali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir.
Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir varlıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır;
"Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini sorarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini sorarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Allah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etmediğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tavsif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tavsif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların ibadet ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet ettiğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben sizin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur."67
DİPNOTLAR
1- Teymiye, 4/61,62
2- el-Alim, 40
3- el-Fıkhu'l Ekber, 70
4- Medinetü'l Fazıla, 66,67; Ayrıca bkz. İslâm felsefesi,62; Teymiye, 2/119; Cerrahoğlu,2/39; Çubukçu, 52; Uludağ, 22; Farabî,l/68
5- Garaudy, 115-118
6- Faslu'l Makal, 164
7- Farabî ve Düşüncesi, 278-279; O'lear, 83; Hitti, 3/921,929; islâm Tedkikler, 52; Fahrî, 62,136; Düşünce, 107, Üç Bilgi 30,35; islâm Tarihi, 4/333,334; Kırca, 44; Kozmoloji, 212; islamcılık (l.Hakkı Imirli'den) 2/125,127; islâm Düşünürleri, 14; Çubukçu, 143
8- Fazlu'l Makal, 107
9- Uludağ, 225; Farabi, 1/68; Medinetü'l Fazıla, 91-94.
10- Müslüman toplumunun üyeleri olduları için benimsedikleri veya Kültür İslâmı'nın mensuplarınca atfedilen "müsüman" sıfatları gereği bu filozofların Allah inancını konumuz gereği araştırma zorunlu olmuştur. Çünkü, onlar, Tevhid hakikatinin insanlar tarafından anlaşan boyutundaki bozulma ve değişikliklerin önemli nedenleri arasında yer alırlr. Eğer böylesi bir etkileri olmasa idi, onların düşünce ve inançlarını dikkate almanın hiç gereği olmayacaktı.
11- İslâm Tarihi, 6/248; Ayrıca bu hayranlığın varyantları olarak bkz; Fahri, 226; Corbin, 237.
12- İslâm felsefesi, 59; Fazlurrahman, 235; Arabî, 1/54; Tehafut, 185-211 Farabl'yi bu özelliği için özellikle araştırmak gereksizdir, örneğin Medinetül Fazıla'sı dahi onun bu özelliğini göstermede oldukça yeterlidir. Bu kitabını dikkate alarak islâm dışı düşüncelerini gösterecek olursak;
Evrenin yoktan varolduğunu (yaratıldığını) reddetmesi: 15-19,34-43 Olağanüstü akla sahip olanların ve filozofların tekrar dirileceği, diğer insanların dirilmeyeceği inancı: 83-90
Yaratışta aracı olan aracı tanrılar inancı (melekler olarak açığa çıkar):20-22
İnsanın, fiillerinin yaratıcısı olduğu inancı: 57-61
Felsefenin dine, filozofun peygambere üstün olduğu inancı: 57-68,77,61-68,91-94
13- Medinetü'l Fazıla, 1-14
14- "Tevhid inancını savunan kimseler gruplara ve kısımlara ayrılmışlardır. Bunlardan her bir grup kendi batılını tevhid darak adlandırmıştır. Mesâla, Aristo'yu, Ibn Sina'yı, Nâsirûddîn Tûsî'yi izleyenlere göre tevhid, sıfat ve mahiyetten soyutlanmış bir varlığın isbatı (kabulü)dır. Halbuki bu, mutlak varlıktır. Mahiyetlerden hiç bir şey kendine arz olunmaz. Kendisiyle hiç bir vasıf kabul olunmaz. Herhangi bir na't (sıfat) ile sınırlandırılaıaz. Aksine onun tüm sıfatları selbî ve izafidirler, işte bunların savunduğu tevhid ilhaddır, inkârdır, küfür ve dinsizliktir." (Medaric, 3/401)
15- Atay, 126,153; Fazlu'l Makal (Uludağ not),127; İslâm Felsefesi, 61,105; Farabi, 1/54; İnsan, 49; Felsefe Kültürü, 5-11
Farabi ve Ibn Sina'yı Aristo'nun fikirlerine sadakatle bağlı kalmadıkları ve bu nedenle Aristo'nun fikirlerini tahrif ettiklerini ileri süren Ibn Rüşd, Aristo'ya karşı sınırsız (mutlak) bağlılık içerisindedir. Bu nedenle ona göre, şekil (form) vermekte yaratmaktır. Yaratmak ise Tanrı için dahi olsa herkesi kapsayacak şekilde imkânsızdır. Bu inancına bağlı olarak Ibn Rüşd, Tanrı ve heyula ile birlikte şekil'in (form'un) de ezelî olduğuna inanır. Ona göre Tanrı, sadece ilk hareket ettiricidir ve bütün fonksiyonu bundan ibarettir. (Bkz; İslâm Tarihi, 6/249; Atay, 127)
16- Farabî, 2/61; Ayrıca bkz; Fazlu'l Makal, 24; İslamcılık, 2/127
17- Uludağ, 242
18- Hitti, 3/721
19- İslâm Felsefesi, 20,21; Fahrî, 83,85,133; Üç Bilge, 27; Uludağ, 240; Cubukçu.ll
20- Cerrahoğlu, 2/36,37; Kırca, 45; Kozmoloji, 64,67; islâm Felsefesi, 30
21 - Üç Bilge, 72,73; Çubukçu, 117; islâm, 156,157; Güngör, 86,87; Hitti, 2/672; islâm Düşünürleri, 55; Corbin,
22- Islâmi Tetkikler, 46; Watt, 216; Hitti, 2/474
23- Hitti, 2/616
24- Fahri, 80; Uludağ,241; Kitab el-Tevhid, 324-336
25- Hitti, 3/923
26- Ibn Tufeyl, 14; islâm Düşünürleri, 49 .
27- Teymiye, 2/124
28- Teymiye, 2/124 '
29- İslâm Felsefesi.Ill,113;Faslu'lMakal,(Uludağnotu),21
30- Usûlü Aşere, 37
31- el-Munkız, 74
32- Fütuhat, 2/A-22
33- Bkz; Vahiyden Kültüre'nin Tasavvufun kaynakları bölümüne
34- Kur'an ve Sünneti ölçü kabul etmeyen ve bu ölçüleri aşan inanç ve fikirlerini yegane ilâh olan Allah'ın, hakkında hiç bir delil bildirmediği keşf, marifet vs isimleri altında, kendi oluşturdukları ölçülerle meşrulaştırmaya çalışanlar hep çoğunlukta olmuştur ki, tasavvufa dahil olan veya dahil edilen ancak Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul edilen şahsiyetler bu diğer çoğunluğa muhalif oldukları için Tasavvuf düşmanı olarak gösterilmişlerdir. Çünkü halk çoğunluğu tasavvuf deyince, bol bol reklamı yapılan bu ilk gruptakilerini düşünür duruma getirilmiştir. Bununla ilgili somut örnek olarak Ibn Teymiye'yi hatırlayabiliriz. O, tasavvufun değil, bizim burada araştırma konumuzu oluşturan Kur'an ve Sünnet'i ölçü kabul etmeyen şahsiyetlerin temsil ettiği, tasavvufu reddettiği halde "en büyük tasavvuf düşmanı" olarak gösterilmiştir. Yine ne gariptir ki Allah'ın hiç bir yaratığa benzemediğini ve benzetilemeyeciği bütün kitaplarında sık sık dile getiren Ibn Teymiye mücessime olmakla suçlanmış, Bunun yanısıra Allah'ı kainatla veya kainatı oluşturan diğer yaratıklarla özdeştirip bunu yüzlerce sayfa tutarındaki kitaplarında ayrıntılı şekilde anlatan Ibn Arabi, büyük velî ilan edilmiştir. Bu, tarihin şahit olduğu ve değil sadece Vahiy ölçüsüne, salt akla dahi tuhaf gelen, anlaşılamaz garip bir mantık ve zihniyettir.(lbn Teymiye ile ilgili bu tespitlerimiz için Külliyat'ını oluşturan yazılarına (bkz; Teymiye), Muhammed Ebu Zehra'nın, İmam İbn-i Teymiye ( Bkz; Muhammrd ebu Zehra) ve Tıblevî Mahmud Sa'd'ın İbn Teymiye'de Tasavvuf (Bkz; Tıblevî) isimli ciddi ve güzel çalışmalarına bakılabilir.
Tasavvufa haklı olarak karşı çıkanların, tasavufun içerisinde Kur'an ve Sünnet'i yegane ölçü kabul eden bazı şahısların bulunduğunu kabulde zorlanmalarını beklemek gerekecektir. Ancak bir yargıya varmadan önce örneğin Ibn Kayyım el-Cevziyye'nin Medaric'i ni okumak gerekir. O, tasavvuf kapsamında anılan bir kitaptır ve tasavvuf denildiğinde bu kitaptaki anlatılanlar kasdediliyorsa bu tasavvufu kabulde Kur'an ve Sünnet açısından bir engel veya problem olmayacağını rahatlıkla ifade edebiliriz. Ancak bu tür şahsiyetlerin ve eserlerin gerçek anlamda istisna olduğunu unutmamak şartıyla. Yoksa bu istisnalardan hareketle bütün bir tasavvufu aklamaya çalışmak ise haksızlıkların ve yanılgıların en büyüklerinden olacağında kuşku yoktur.
35- Şifau's Sail, 40,133,147; Şulemi, 204; İslâm, 178; Kur'an ilimleri, 23; Nicholson, 60,61
36- Şifau's Sail, 109
37- Fütuhat, 2/A-26
38- Yunus Emre, 322
39- Fütuhat, 2/A-99,105,l 12; Ayrıca bkz; Işarl Tefsir, 168,169,330; Üç Bilge, 175
40- Fütuhat, 2/A- 113,118; Fusûs el Hikem, 37-41
41- Fütuhat, 2/B- 455
42- Mesnevt,l/R,S
43- Ibn Kesir, 5/2437; Tefhim, 6/19-21; Hicazl, 6/70; Medaric, 3/50,58 ' '
44- Teymiye, 2/334
45- islâm, 180
46- Corbin, 194
47- Nedvi, 229 .
48- Şerhu'l Akaid, 347; Nesefi, 120; Aliyyü'1-Karî, 315-317; Maturudiyye, 184 "Din, namaz, ibadet, bir anlamdır ki, neliksizdir, niteliksizdir. "Ben sizin Rabb'iniz değilmiyim? Evet dediler." Çağından beri ki insan, o çağda, manen Tanrıyladır. Gerçek namaz, o nurdandır, o nurdan gıdalanır, o nurdan meydana gelir. Esenlik onlara, peygamberler gönderilince o namazı çeşitli şekillerde getirdiler, her biri bir şekilde buyurdu. Kimin anlayışı varsa namazın görünüşüne aldanmaz. Canı varsa kabul eder; çünkü susuz, testiyi su için ister, testi de su yoksa ne işe yarar? Böylece esenlik onlara, peygamberler de o namazı her surette halka ulaştırmışlar, bildirmişlerdir; erenler de o gerçek namazı semâ, nazım ve nesir şekillerinde âlemlere ulaştırmışlardır. Kim yemeği tanırsa, yemek onun gıdası olursa kâseler, tabaklar onu yanıltmaz; bilir ki öbür kâsede de aynı yemek var."(İbtidâname, 110)
"Dostların olgunlarından nakledilmiştir ki; Bir gün kıskanç fakihler inkâr ve inatları sebebiyle Mevlâna'dan "Şarap helâl mıdır veya haram mı?" diye sordular. Onların maksadı Şemseddin'in (Şems-i Tebrizlnin C.V.'nin notu) şerefine dokunmaktı. Mevlâna kinaye yolu ile "içse ne çıkar; çünkü bir tulum şarabı denize dökseler, deniz değişmez ve denizi bulandırmaz. Bu denizin suyu ile abdest almak ve onu içmek caizdir. Fakat küçücük bir havuzu, şüphesiz bir damla şarap pisletir. Böylece tuzlu denize düşen her şey tuz hükmüne girer. Açık cevap şudur ki, eğer Mevlâna Şemseddin şarap içiyorsa, her şey ona mubahtır. Çünkü o deniz gibidir. Eğer bunu senin gibi bir kahpenin kardeşi yaparsa, ona arpa ekmeği bile haramdır." buyurdu."(Eflâki, 2/94)
49- Medaric, 1/90,91
50- Tefhim, 7/302
51- Teymiye, 2/315; Medaric,3/120
52- Hitti, 2/671; Ayrıca bkz; Nicholson, 129
O "tevhid diye birşey demedi. Bu konudaki sözler ve hakikat mahlûklara bile uygun düşmezken bizzat Hakk'a nasıl yakışır?
Tevhid O'ndan peyda oldu desem, Zât-ı Hakk'ı çiftlemiş olurum." (Tevasîn,132) "Ben "ene" deyince O da "ene" der. Fakat bunlar O’nün için değil; yalnız senin için mana ifade eder."(age, 127)
"İblis, kendisinden başkasını gayr görmeyince "ben ondan üstünüm" dedi. Ve Firavun, kavmi içindeki hakla batılı ayıracak olanı tanımayınca "Senin için benden başka herhangi bir ilâh tanımıyorum" dedi
Ben dedim ki; "Eğer Onu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın, işte o eser benim. Ben hakkım. Ve ben Hak'la hak olarak ebediyyen devam edeceğim. Dostum ve üstadım Iblis'le, Fıravun'dur.
Ve ben...öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümdem!" (age, 115,116)
53- Bazıları duygusal bir tavırla Hallac-ı Mansûr'u ve Ünlü sözü ‘Ene’l Hakk'ı savunup yorumlayarak, temize çıkarmaya ve Hallac-ı Mansur'un ilgili sözüyle kendisinin Allah olduğu gibi bir iddia taşımadığını isbatlamaya çalışırlar. Halbuki onun bütün yorumlara kapalı olacak kadar iddiasını ifade eden sözleri vardır ve bu örneğin Kitabu'l Tavasin'in de çokça bulunabilir. Ayrıca onun Allah'lık iddiası sonradan oluşturulmuş bir itham/suçlamada değildir. Çünkü bizzat yakın adamları ve arkadaşları onun (haşa)Allah' olduğuna inandıkları için öldürülmediğine ve yakında tekrar dünyaya geleceğine bizzat o öldürüldüğü sırada dahi inanıyorlardı.(Bkz; İslâm Tarihi, 4/148 Ayrıca İslâm Düşünürleri 20,21)
Hallac-ı Mansur'un inançları konusuna Ehl-i Sünnet'in alimlerinden el-Bağdadî, kitabına ayrı bir bölüm ekler ve Hallac-ı Mansûr'u ve takipçilerini "sapıklar" arasına dahil eder. Bu konuda bakınız; el-Fark,239-243
54- Güngör, 255,257
55- Üç Bilge, 120
56- Yunus Emre Divanı,36
Bu konudaki diğer örneklerden şunlar da anlamlı ve ilgi çekicidir; "Her gelen oldur giden ol görinen oldur gören ol ...süfli cümleten oldur ger bana görine" ı
"Hak cihâna foludur kimsene Hakk'ı bilmez Anı sen senden iste o senden aynı olmaz"
"Yûnus'un sözleri Hak cümle didügi saddak
Ne gördüysen kamu Hak cümle vücûdda bulduk*
"Tanrı kadîm kul kadîm ayrılmadum bir adım
Gör kul kim Tanrı kimdür anla iy sâhib-kâbüT (Yunus Emre Divanı.31,114,142,160)
57- Kaygusuz Abdal,265-267
58- Gülşen-i Râz, 37-40 ,
59- "(La mevcûde illâ Hu!) demek, Allah'tan başka mevcud yok demektir. Asıl mevcutta ancak odur. Ariflerin (Ya Maksud!), (ya Mevcud!) sözleri de buna delildir. Çünkü, eşyanın bazısı bazısına zıt olmakla beraber, Allah bütün eşyayı kaplamıştır ve çünkü eşya manevi vucûd altında mevcuttur. Başka bir deyişle varlıklardan her biri o tek aslın kuvvetlerinin bir suretidir ve zıtlık ve netyde, ancak bu suretler, bu mertebeler bakımındandır. Şu halde, Allah, bu mertebelerden münezzeh olmakla beraber, onlardan hali de değildir."(Sunar,237)
60- Bolay,201
61 - Bu durumun çok sayıdaki örneklerinden ve en tipiklerinden birisi, Doç. Dr. Hüsamettin Erdem'in "Panteizm ve Vahdet-i Vücûd Mukayesesi" isimli çalışmasıdır. Konuyla özellikle ilgilenenler bu kitaptaki ilginç tavrı dikkate alarak, yanlışın bir başka yanlışla kıyaslanarak nasıl doğru kılınmaya çalışıldığını görebilirler.
62- Üç Bilge, 117,119
63- Nazmî, 60,61
64- İslâm, 184
65- Fûsus el-Hikem, 79
66- Fütuhat, 2/B-405
67- el-Alim,39
Kaynak: Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder